yazılar

“bir şehirden gidememek”

hüseyin kaya

 

Çoğu zaman farkında bile olmazsınız yaşadığınız şehrin aslında içinizde yaşadığının. Beşiğin ardına atıldığınızda onun kollarına düşersiniz ve biraz da o büyütür sizi kendine benzeterek. Nereli olduğunuz mühimse, bu yüzdendir. Toprak bağı, kan bağı gibi bir iksirle bağlanırsınız ona. Onun adı da gönlünüzde sevdiklerinizin adıyla aynı yere yazılır. Dizlerinin dibinden ayrıldığnızda onun da resimlerini asarsınız duvarlarınıza. Eğer uzağındaysanız bir yaz gecesi ay yükseldiğinde binalar arasından onu da düşünürsünüz gökyüzüne bakıp.  Söylediğiniz türkünün, yazdığınız şiirin, saçınıza düşen akların arasına sızar da farkında bile olmazsınız. Hangi şehrin ekmeğiyle doyuyorsanız doyun, doğduğunuz şehir bazen anne, bazen sevgili gibi dolaşır durur damarlarınızda. Ondan bir parça olmadığınızı, kanınızda toprağından bir şeyler bulunmadığını iddia etmeniz mümkün değildir. Nereye giderseniz gidin, yüzünüzde sizin bilmediğniz, göremediğiniz bir nişanı hep olacaktır o şehrin.

Kiminin beş minaresi, kiminin çarşı pazarı, kiminin kibritsiz kandil yakan kızları söylense de türkülerinde, benim doğduğum şehrin en çok ayrılığı, hasreti, yüce dağları söylenir. Yaralar sızılı, dertler dermansız, ayrılık daha acı, felek daha bir zalimdir Sivas’ın türkülerinde ve bu türkülerden birinin közü bir kez düşmüşse içinize, ömre zarar alışkanlıklar gibi çürütür değdiği yerleri tenhalarda, uzak gurbet akşamlarında.

Gurbet de aşk gibi söyletir, söyletmelidir adam olanı zira her daim onun yanıbaşında duran hasret, hem aşkın hem gurbetin acısına aynı miktarda katılmış bir mayadır ve bu maya ömür içinde ancak bir kez tadılır. Sonrası sadece o ilk acının yeniden hatırlanışıdır.

 

“bir yiğit gurbete düşse”

Henüz on sekiz yaşımdaydım sivas’tan ilk kez ayrılmak zorunda kaldığımda. Sanki asırlardır yaşadığımı hissetiğim bu şehirden sıkılmış, çocukluğun cahilliği, gençliğin cesaretiyle; neresi olursa olsun gideceğim buralardan, demiştim. Bir güz akşamıydı. Dilimde provası yapılmış veda şiirleri vardı. Bir damla yaş akıtmadan gözlerimden ve dönüp geriye bakmadan, ardımdan bakanlara el dahi sallamadan, ayrıldım bu şehirden. Ta ki gideceğim şehre inip de ayaklarım toprağa değinceye kadar sürdü bu hal. Ancak indiğim terminalde birden renkler değişti, büyü bozuldu.  Kısa bir ikindi uykusundan uyanır gibi uyandım. Kımıldayan hafif bir sancıyla içimde birşeyler yandı. Cümle geride bıraktıklarım, ana, baba, kardaş, dost… Yollarında yürümekten, gökyüzünü seyretmekten usandığım o şehir geride kalmış, her şeyin acemisi olduğum yeni bir mekâna ayak basmış, ağlamaklı olmuştum. Açtı’mola şu Sivas’ın gülü yaprağı türküsü aktı yüreğimden. Oysa mevsim güzdü. Keşke içinde Sivas geçen bu kadar çok türkü olmasaydı. Sivas’ın bu kadar çok türküsü olmasaydı belki dayanmak, katlanmak daha kolay olurdu ayrılığa, gurbete.

 

“sılada bir evin bacası olsam”

Sivas’tan uzaktayken geçen zamanların en hüzünlüsü galiba akşam vakitleriydi. Havanın yeni kararmaya durduğu akşamın ilk dakikalarında perdesi çekilmemiş bir pencereden dışarıya yansıyan televizyonun renkli ışıkları, mutfaklardan sokakağa taşan yemek kokuları, evine yetişmeye çalışan babalar, okul çocukları alır götürürdü beni de evimize. Saat beş buçuksa babam kapıdan girmek üzredir. Sofada yer sofrası hazırlanmış babam bekleniyordur. benim yerim acaba boş mudur sofrada?… Kuş olsam, yaprak olsam konsam pencere önüne ve onlar beni görmeden seyretsem her birinin yüzünü. Sonra dönüp gelsem… Gurbet kalır mıydı, keder kalır mıydı?

 

allı turnam bizim ele varırsan

O güz, bir akşam vakti ağgülüm şimdi sivas’ta serin rüzgârlar eser dizesiyle başladıydım ilk mektubuma halen hatırımdadır. Benden önce gurbeti tadan akgül ablam için yazdıydım bu mektubu ulaşacağını pek de ummadığım bir adrese. İçli mektuplar, şiirler, türküler bir mevsim sürdü neyseki. Bir mevsimin hemen hemen her akşamını kederle, her gecesini gözyaşıyla geçirdim yatılı mektebe yeni başlayan gariban köy çocukları gibi. Gurbeti belledim, gurbetin yaşı yokmuş belledim… Bayramlarda niçin babaevinde toplanılır ve büyük sofralar kurulur bildim. Babamın bir atı olsa binse de gelse, ne demektir öğrendim. İnsanoğlu niye ille de kuşa benzetilir öğrendim. Kısa süren her telefon görüşmesinde ana-babaya niçin ben çok rahatım, merak etmeyin beni denilir, öğrendim. Rahattım gerçekten de altın kafesteki bülbül kadar.

“ben hangi şehirdeysem / yalnızlığın başkenti orası”

Koca ömür içinde nedir ki bir mevsim… Hepsi bir mevsim sürdü ayrılığın, gurbetin. Gittim ve döndüm. Aradan yıllar hatta asırlar geçmişti sanki. Terminalden eve, dünyanın en uzun yolu gibi görünen mesafeyi yürüyüp de bir kış gecesi evimizin kapısını çaldığımda aylardan ramazandı ve sahura kalkmıştı bizimkiler. Gecenin kalan vaktinde uyumak için çok uğraştım ama garip bir mutluluk, heyecan habire sarıyordu her yanımı. Herkesi görmek, her yeri gezmek birileriyle konuşmak istiyordum. Çok sürmedi aslında hiçbirşeyin değişmediğini anlamam.  Yalnız ben değişmiştim. İçimde ani bir soğuma oldu özlediğim şeylere karşı. Sivas bıraktığım gibi değildi. Aynı rüyayı yeniden görmek hatta aynı yerden ikinci kez vurulmak gibi bir şeyler hissetim. Kolunu, bacağını başka devletlerin topraklarında bırakan askerler gibi bırakıp geldiğim yerlerde, benden kopan parçalar kaldı galiba, oraları da özledim zaman zaman. Bu hep böyle devam etti. Geçen her yıl durulan deli ırmaklar gibi aşındıkça yatağım daha aşağılara indim ve çıkamaz oldum bu şehirden. Kalmanın gitmekten zor olduğunu anladığımda artık “kalanlardan” olduğumu da anladım.

Ne kadar yürürsem yürüyeyim istasyon caddesinin sonu bir rıhtıma çıkmayacak. Yağmur tutmayacak ansızın tanımadığım insanlarla dolu kaldırımlarda… Akşam evine telaşla dönen insanları, okul yolunda neşeli çocukları görmeyeceğim. Akşamlar hep aynı olacak ömrümün kalanında sabahlar aynı. Bütün türkülerini içimden söyleyeceğim bu şehrin ve hayallerimin,  ilkgençlik yıllarımın, anılarımın üstüne basa basa yürüyeceğim yollarında.

                                        

 

 

HATIRALARIMIZIN SON KALESİ SİVAS İSTASYONU…

Hüseyn KAYA

Biz mekanlarda yaşamayız aslında, mekanlar bizim içimizde yaşar ve yaşadıkça değerini orada bulur. Zaman geçtikçe bizden ona, ondan bize efsunlu bir şeyler siner. Bir zaman sonra onun da ruhunun olduğunu düşünür, ona bir canlı gibi bakmaya başlarız. Yaşadığımız mahalle, oturduğumuz ev, her gün adımladığımız yol ya da çocukluğumuzu geçirdiğimizi köy bu yüzden mühimdir ve ana, baba, kardeş gibi rüyalarımıza girer, çağırır kendine ondan uzak düştüğümüzde bizi.

Boş alanlarından sürekli hoyrat binaların yükseldiği, müstakil evlerin bir soykırım edasıyla kazınarak yerine apartmanların kondurulduğu, yolların bağrının kazınmaktan ve asfaltla yamanmaktan, kaldırımların değiştirilmekten yorgun düştüğü bir şehirde yaşıyorsanız ancak el değmemiş, göz dikilmemiş mekanların bir anlamı kalmıştır dünyanızda. Biraz avunmak, dünyanın telaşından ve sıkıntılarından kısa bir süreliğine de olsa kurtulmak için bu türden mekanlara atarsınız kendinizi. Şehrin başka taraflarında iş makineleri muzaffer tanklar gibi gömülü hatıralarınızın üzerinde gezinirken, siz; o mekanda çocukluğunuzu, gençliğinizi hatırlar, gerçekleşmemiş hayallerin, tükenmiş umutların kapısında savrulursunuz. Bazen içiniz ferahlar, aydınlanır oraya vardığınızda, hatıralar buğulu bir pencerenin ardında canlanmaya başlar. Bazen de bir şeyler düğümlenir boğazınıza, uzun bir ayrılıktan sonra babanıza hasretle sarılmış da ağlayamamışsınız gibi.

“Tren Gider Ben Kalırım”

Anadolu’nun benzer pek çok şehrinde olduğu gibi Sivas’ta da hoyrat ellerin değmediği değemediği nadir mekanlardan biridir tren istasyonu. Belki de bu yüzden her mevsim sıcacıktır ve herkesin içinde de sıcak bir yeri vardır onun. Yalnızca bu şehirde yaşayanların değil, bu şehirden trenle bir gece yarısı geçmiş insanların dahi mevzubahis olduğunda Sivas İstasyonuna dair söyleyecek üç beş kelamı her zaman olmuştur. Dayanılmaz vedalar, acılar, yoksulluklar yaşansa da eteğinde herkes memnundur ondan. Hem yalnız ayrılıklara değil, vuslatlara sevinçlere de şahit olur onun yorgun taş duvarları ve bilir gibi insanların kendisi hakkında ne düşündüğünü, şehrin bir kenarında yıllar yılı şehre geleni karşılar şehirden gideni uğurlar. İnşa edildiği günden beri taştan bir kale gibi hep vakur ancak bir o kadar da mahzun çıkmışsa fotoğraflarda biraz da bu yüzdendir. Adını kendisinden alan İstasyon Caddesi, ihlali mümkün olmayan bir sınır çizgisi gibi korur onu gündelik telaşların basitliğinden zira orası yalnızca iki rengin bulunduğu başka bir dünyadır ve türküler, ağıtlar ayrılıklar başka hiçbir yerde olmadığı kadar orada canlıdır.

Bu şehirde yaşayan çoğu insan için kışla ve geceyle güzelleşmiş hatıralar müzesidir Sivas Garı. Ne zaman bir yolcu karşılamak ya da uğurlamak için varılsa istasyona izahı mümkün olmayan bir etkiyle zihin maziye doğru yönelir, zaman durur; “hiç unutmam bir gün” kelimeleriyle başlayan bir hatıra nasıl olsa herkesin gönül defterinde bir yerlerde saklıdır ve trenler geciktikçe uzayan raylar gibi uzar gider bu hatıralar da… Tren haberdardır durumdan ve nazlı salınışlarla, yürek parçalayan sesiyle yaklaşır kendisini bekleyenlere. Bir tren ses i/Duymaya göreyim /İki gözüm iki çeşme mısraları şairin yüreğine ancak böyle bir istasyonda düşmüş olmalıdır…

“Demiryolundaki Çiçek”

Bir de ya Doğu Ekspresi’ni ya da Samsun trenini bekleyen; duruşu, bakışı hep birbirine benzeyen ve yıllar geçse de hiç değişmeyen, farkında olmadan aynı yazgının içinden geçen yolcuları vardır bu istasyonun. Sararmış bir fotoğraftan bakar gibidirler dünyaya. İlk fırsatta oturduğu yerde derin uykulara dalan büyüklere inat gözlerinden uyku dökülen ama yine de etrafı seyretmekten vazgeçmeyen şaşkın çocuklar, tarla kenarlarında yetişen rengarenk çiçekler gibi süsleyip güzelleştiriverirler etrafı. İleride anlatacakları bir hatıranın küçücük dünyalarına sızmaya başladığından habersizdirler. Kavruk yüzlü mahcup delikanlılar, bebeğini kucağından bırakmayan gelinler; dumandan sararmış parmakları arasında kah sigara,  kah tespihle mazi kıyılarında dolaşan, konuşmayan, konuşamayan ihtiyarlar…

Ve, bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir…gider gelir…

Babamın Trenleri

İstasyon; benim gibi demiryolcu çocukları için biraz da baba ocağı gibidir bu şehirde. Ne zaman yolum düşse oraya çocukça bir hisle, bu vagonlara babamın elinin değmiş, sesinin, bakışlarının sinmiş olacağını düşünür hüzünlenirim. Biraz keder biraz da tebessümle, çocukluğumda babamla bu mekanda baş başa kaldığımız nadir vakitlerin hayali gelir geçer gözlerimin önünden. Yorucu bir tren yolculuğunun ardından beni omuzlarına ilk ve son kez bu istasyonda almıştı babam. Yıllar sonra ben de “oğul” olmanın yükünü yine bu istasyonda hissettim omuzlarımda. Demire, taşa sinen bu ılık acı da diğerleri gibi elbette bir ömür soğumadan kalacaktır burada ve hatıralar arasında.

Emsallerini kıskandıracak mimari güzelliği ve emsallerinin çoğuna ağabeylik etmeye yetebilecek yaşından ziyade Sivas İstasyonu’nu farklı kılan hepimizin ona uğrayan, ondan geçen bir hatırasının olmasıdır belki de.

Sivas İstasyonu mühimdir zira hatıralarımıza giden trenler oradan hareket eder…

 

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.