güz bahçesi

hüseyn kaya

Sabah sokağa çıktığınızda ayaklarınız altında hışırdayan yapraklar ve içinizi hafifçe ürpertip geçen bir serinlik karşılıyorsa sizi ve usul usul tepeye doğru yükselmeye çalışan güneş ışıtsa da yeryüzünü ısıtmaya yetmiyorsa, sonbahar; ucundan sarının binbir türlüsü dökülen fırçasını çoktan eline almış demektir.
Hazan, hep garip bir hüznün kolunda gelir. Düşen her yaprakla bir mısra düşer yeryüzüne. Gölgeler uzar, günler kısalır, sokak lambaları erkenden yanar, yollar tenhalaşır ve çocuklar, çocuk sesleri silinip kaybolur parklardan. Yalnız çocuklar değil çiçekler de tüm renkleriyle, kokularıyla silinir gider yeryüzünden cennete ya da başka baharlara yeniden açmak için.
Yaz boyu habire yükseklere tırmanan haşarı sarmaşıklar kurur pencere demirlerinde, ve yüksek, tenha bacalarda leylek yuvaları boş kalır, serçeler mahzunlaşır yine, selvilerde kargalar, karga yuvaları görünmeye başlar. Vuslat ve firkat mevsimidir güz; her şey kendinden yine kendine, kendi yalnızlığına döner.
Bacalar tütmeye başladığında yağmurlar çoktan düşmeye başlamıştır yeryüzüne. Geceleri sokak lambalarının altında parlayan yollar, derin bir nehir gibi uzar ve kaybolur karanlığın gözlerinde.
Okul önlerinde dizili küçücük arabalarla alıç, nar, ayva ve tatlı satan seyyar satıcılar da en az sarı yapraklar kadar sonbaharın habercisidir. Narın kırmızısı, alıcın ve ayvanın sarısı her mevsim yeşil meşelerle çevrili okul önlerini rengarenk çiçekler gibi birkaç haftalığına da olsa süsler. Sonbahar biraz da uzayan saçların bin bir naz ile kestirildiği, oyuncakların çatıya, bodruma kaldırıldığı okul mevsimidir. Rüzgârlı ikindi vakitlerinde gökyüzünü süsleyen rengârenk uçurtmalar gibi küçücük çocuklar da uykulu gözlerle, sırtlarında kocaman çantalarla okul yollunda süzülürler nazlı nazlı. Ki o çantalarda defterden kitaptan ziyade umut taşırlar akşam sofralarında kendilerini bekleyen anneleri babaları için. Teneffüsler daha az gürültülüdür bu mevsimde, sınıflar daha suskun. İlkokul birinci sınıfta, mevsim şeritlerinden masamıza düşen yaprağın bize adını öğrettiği ilk mevsimdir sonbahar.

 Ne istersiniz benden,
Bilmem ki hâtıralar,
Gelir gelmez sonbahar?
(Cahit Sıtkı)

Zihinden asla silinmeyen ve her yıl yeniden kendini kanatan sonbaharlar vardır hemen hepinizin mazisinde. Şehrinizden, evinizden çok uzaklarda, her yeri her şeyi size yabancı bir şehirde yeni tanıştığınız insanlarla ya bir öğrenci evinde yer sofrasında yahut soğuk bir yurt kantininde yutkundukça gözlerinizden yaş getiren zehirden acı gurbet lokmaları ilk kez bu mevsimde dizilmiştir boğazınıza. Bu mevsimde belki yıllar yılı gözbebeğiniz gibi üzerine titrediğiniz kızınız gelin olup uçmuştur uzaklara.

Öğretmenseniz eğer ve herkese uzak, yıldızlara yakın bir dağ köyünde başladıysanız vazifeye; kesinlikle her yıl güz mevsiminde o köyden kopup gelen bir rüzgâr üşütür içinizi. Sararmış dağlar, çıplak ağaçlar, yüzleri al al çocuklar, bitmeyen yağmurlar ve geceler boyu karanlığı bölen köpek sesleri kocaman, soluk bir manzara resmi gibi asılı durur kalbinizin bir duvarında.
Her güz; baştanbaşa yeni bir şiir, hikâye, bir kitap gibi usulca düşer önümüze. Bir sonsuzluk bestesidir yapraklardan rüzgârdan yağmur seslerinden örülü. Rahmet meleklerinin ellerinde yeryüzüne inen her yağmur damlası, bir gün ağaçlar kadar yalnız kalacağımızı hatırlatır üşüyen ruhumuza.
Yaprağın, yağmurun ve rüzgârın ruha sürekli fısıldadığı; telaş, bekleyiş, hazırlık mevsimidir sonbahar. Gölgeler sahiplerini terk etmek ister gibi uzadıkça uzar günbatımlarında. Yalnızlık ve ayrılık şarkıları doğrudan kalbe değer, kendinizi bir başka resmin üzerine yapıştırılmış gibi hisseder, yadırgarsınız sizi kuşatan her şeyi. Her gün yeni bir libas içinde uyanır dağlar sabaha. Şairin kalbine, kalemine ilham melekleri üşüşür, ressamın fırçasına renklerin bereketi ve notalar en çok güz mevsiminde savrulur serin rüzgârların kanatlarında sonsuza doğru. Ayaklarımız altında hışırdayan yaprakların büyüsüyle yürümek, yoruluncaya, yığılıncaya, yolların bittiği yere kadar yürümek isteriz.
Tüm sakinliğine rağmen sessiz sedasız bir göç mevsimidir güz biraz da. Bir sonraki mevsimin eşiğindeyizdir ve bir sonraki mevsim acemisi olduğumuz yeni bir dünyadır, bunu fısıldar bize her şey. Uykumuzun tam orta yerinde yaz rüyası bölünür, dekor başkalaşır, eşya değişir. Başka birinin hayatına düşmüş gibi sendeleriz, oysa kendi hayatımızdır ayaklarımız altından kayıp giden… Her şeyin suretinde herkesin okuyabildiği harflerle belirir faniliğin izi. Ondandır dünyayı yadırgayışımız, hüznümüz, kimsesizliğimiz. Gazeller arasından el sallayan, tebessüm eden güz güllerinin selamı dahi elemdir ruha. Teskini, tesellisi zorlaşır kalbin. Ufka doğru kararan denizlerde, yorgun gemiler hüzün taşır uzaklara ve ıslak terminallerde otobüsler eskimeyen, alışılamayan ayrılıkları taşır.

***
Ah, ey bâd-ı haste, bâd-ı keder
(Ahmet Hâşim)

Yoksul bacalardan incecik gri dumanların yükseldiği kimi küçük evlerde, rengi durmadan değişen hayat ırmağının hızlı suları, hakikati görmeye mani bir perdeye dönüştürür sonbaharı. Odun kömür, kışlık yiyecek giyecek telaşı, yüce dağları saran kara bulutlar gibi ağrıtır annelerin, babaların başını. Yaprakları dökülmeye yüz tutmuş iri yapraklı selvi ağaçlarının dalları arasından bilhassa akşama yakın vakitlerde yükselen kuş çığlıkları paslı bir çivi gibi yürür üstü kapalı yaraların içinde ve terk edilmiş göçmen kuşların yuvaları sahipsiz evler gibi kalıverir, sahibini bekler aylar boyunca kurulduğu yükseklerde. İlkyaz günlerinde gözlerini dünyaya açmış sahipsiz kedicikler bambaşka hüzünler fısıldar duyabilenler için dulda dışkapı eşiklerinde, sokaklara yemek kokuları yayılan pencere önlerinde.

***
Fâni ömür biter bir uzun sonbahar olur.
Yaprak, çiçek ve kuş dağılır tarumar olur.
(Yahya Kemâl)

Hazan, güz ya da sonbahar… Adına ne derseniz deyin, tıpkı bayramlar gibi ömrümüz içinde sayılıdır bu mevsimin bahçesine yolumuzun düştüğü vakitler. Bayram sabahlarının tazeliği sonbahar boyunca arada bir içimizden geçiyorsa belki biraz da bu yüzdendir. Evimizin, yuvamızın sıcaklığı, annemizin, babamızın, eşimizin, çocuklarımızın hatta minderde uyuyan kedinin, akvaryumda yüzen balığın sıcaklığını duymak, yalnız olmadığımızı hissetmek isteriz dışarıdaki dünya cennete dökülürken. Tutacak bir el, başımızı koyacak bir diz, sığınacak bir çift göz ararız yakınımızda. Zaman, rüzgârdan atlarıyla savrularak geçer üzerimizden. Gecemiz gündüzümüze bitişir, ırmaklar daha yorgun akar kaderine ve elimiz varmaz bir türlü takvimlerin biriken sayfalarını koparmaya.

***
Çiçeğin rengi soldu, bitti şarkısı kuşun.
Yol tenha, dal mecâlsiz, su durgun.
(Ziya Osman Saba)

Yağmurlar yağıyor, yollar kaldırımlar halen yapraklarla dolu ve ağaçlar kışın kendileri için hazırladığı libasın heyecanında. Rüzgârdan, yağmurdan, yapraktan kelimelerle önümüzde uzuyor bağrında kışı ısıtan bir hazan mevsimi daha. Bir kızım olsaydı bu mevsimde dünyaya gelen, ya Eylül ismini verirdim ona ya Hazan.

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.