puslu resimler albümü

hüseyn kaya

Hayatın kıyısında, bir masalın ilk sözlerinin mahmurluğunda birden beliriverirler karşımızda. Adına dünya denilen bu hanın tam da eşiğinde göz göze geliriz onlarla ve orada, o lahzada, ömür boyu gönlümüzden silinmeyecek bir suret resmedilir zihnimize gayr-i ihtiyari. Kalın, ahşap çerçeveler içinde duvarlara asarak muhafaza ettiğimiz siyah beyaz ya da sonradan renklendirilmiş fotoğraflarına rağmen hep bir rüya âleminin hayal meyal kahramanıdırlar bizim için ve bir vardırlar bir yokturlar…
Ne kadar gizlemeye çalışsalar da çizgi çizgi yüzleri, feri tükenmiş gözleri hep aynı mahzunluğu ve kederi fısıldar bakanlara. Sayfaları doldurulmuş bir defter nasıl durursa kitap raflarında, onlar da sırf bu hallerini, gönüllerdeki gam yüklerini görmeyelim için öylece otururlar tek kişilik koltuklarda mahcup ve yorgun.
Kimimize kendi isimlerini vermişlerdir, kimimiz kulağımıza okunan ezanın ardından ismini ilk onlardan duymuştur. Tıpkı çocuk ruhumuza ömür boyu benzerini bir daha tadamayacağımız sevinçleri mutlulukları yaşattıkları gibi hiçbir sınıfın hayat bilgisi dersinde görmediğimiz yalnızlığı ve ölümü de ilk onlar yaşatır, tattırırlar bize. Böyle böyle alıştırır hayat karanlığına gözlerimizi.
Tıpkı bebekler gibi onlar da hep birbirlerine benzerler aslında…
Bazen onlara, bir parkta bank üzerinde uzaklara dalmış yahut anlamsız gözlerle öylesine ayakuçlarını seyrederlerken, hava ne kadar sıcak olursa olsun sırtlarını günden yana verip bastonlarına dayanarak kim bilir hangi evvel zamanı düşünürlerken rastlarız. Bazen de seneler evvel, büyüklerinin yanında edepsizlik sayılacağı endişesiyle kendi çocuklarını bir kez göğsüne bastıramamış, onlara güzel kelimeler diyememiş ve onların oyunlarına karışamamış olmanın tüm acısını çıkartırcasına torunlarını evlatları yerine koyarak bağırlarına basarken hüzne boğarak dünyamızı, fark ettirirler kendilerini…  Tatlı dede olabilmek hevesiyle, değil adını, istemesini dahi bilmediği şekerleri, oyuncakları, çikolataları torunlarının önüne yığan, torunlarına öte git, dense ya gözleri bulutlanan ya da titreyen sesleriyle dünyayı ayağa kaldıran da onlardır.
Beyazdan çok griye çalan sakallarıyla, diz yapmış kadife pantolonlarıyla, yaz kış sırtlarından çıkarmadıkları ihtimal lacivert ceketleriyle dolaşır dururlar ağır ve ağırlaşan adımlarla hayatın kenar mahallelerinde.
Sahi sizler de, bir tatlı su çeşmesi önünde tek eliyle bastonuna yaslanırken, tek eliyle küçücük su bidonunu doldurmaya çalışan veya öğlen namazı için ağır adımlarını bahane ederek -kim bilir hangi sebepten- bir saat evvel evinden çıkan ve yaramaz ilkokul talebeleri gibi kol kola yaz kış demeden camii yollarında usul usul salınan dedeleri gördükçe çocukluk günlerinizden esen bir hafif rüzigarla ansızın dedenizin hayalini yanı başınızda buluyor musunuz?

***

Hayal Denizinin Kıyılarında

Ne vakit, nerede böyle bir manzara görsem ansızın dedemin sureti beliriveriyor gözlerimin önünde ve kendimi çocukluğumun mavi gökyüzünün altında buluyorum. Karşımda hep aynı yüz; kırışık alnının orta yerine kadar inen güneşten rengi solmuş kahverengi bir takke, kalın çerçeveli ve kalın camlı bir gözlüğün ardından dünyanın boşluğuna bakan yorgun kocaman bir çift göz, çoğu zaman sigarasını yakarken bilmem kaçıncı çakışında yanan muhtar çakmağının isinden nasibini almış büyük ve ince bir burun, yer yer tütünden sararmış bıyıklarını saymazsak griye yakın beyazlıkta sert bir sakal ve belki de ölçümü düzgün yapılamadığı için yüzüne hep tebessüm ediyormuş edasını veren beyaz takma dişler… Yüzü benzese de diğer dedelere, bilirim benzemez hikâyesi hiçbirininkine.

***

Dışarıda diz boyu kar ve kapıda zincirle bağlı köpeğin geceyi bölen ulumaları var. İsli lamba ışığı etrafındaki her hareketi duvarda sihirli gölgelere çeviriyor. Dedem yaz boyu bayırdan eve getirdiği kevenlerden biriyle tutuşturduğu sac sobada tütün tavlıyor tabakasına basmak için. Babaannem dünyasını değişeli kim bilir kaç yıl olmuş ve sağ elinin tütünden rengi değişmiş iki parmağı arasında hep aynı yalnızlığın dumanı. Ben dâhil herkesi uyuyor sanıyor ve kendince bir türkü tutturuyor gecenin ortasında ağlamaklı.
Yahut kocaman karasineklerin sessizliğin ortasında bir uçak gürültüsüyle arada bir başımız üzerinden savuştuğu sıcak bir yaz günü dedemle öküzlerimizi yayıyoruz. Gözlüğünü eline alıyor ve sardığı tütünün ucuna belli bir yükseklikten tutuyor merceğini. Anında dumanlar çıkıyor özene bezene sardığı tütünün ucundan, şaşırıyorum. Gözlüğünü elinden alıp ben de ot, kuru yaprak yakıyorum ve soruyorum; dede senin gözlerin yanmıyor mu? Hayır anlamında başını iki yana sallıyor ve tabakasını cebine koyuyor. Bir gün değiştirirsen gözlüklerini bunu bana verir misin, diyorum. Gülümsüyor…

***

Kağnı üzerinde tarlaya gidiyoruz serin bir seher vakti. Kâh uyuyor, kâh uyanıyorum dedemin alçak sesle söylediği türküye karışan kağnı gıcırtısıyla. Güneş doğsun, yol bitsin istemiyorum.
Başka bir günün akşamı bir heybe dolusu dikeni soyulmuş kangalla geliyoruz eve. Koyunlara tuz veriyoruz tuz taşında, kuzuları yıkıyoruz yosunlu bir kurnada.
Bir yığının dibinde, onun yaptığı gölgeliğin altında oturuyorum. Harman kokusu doluyor içime. Akşama kadar sap yığınının etrafında dönen dövene arada ben biniyorum ve bu işten bir oyun hazzı aldığımı belli etmemeye çalışıyorum kimseye. Tokalı, naylon ayakkabılarımdan içeri giriyor dövenin arasından gelen buğday sapları. Usanınca tekrar koşuyorum yığının dibine. Bir kış günü şehre erzak için gelen dedeme soruyorum, yığın dibindeki gölgeliğim halen duruyor mu dede? Herkes gülüyor, anlamıyorum.

***

Tabakası; hep yanında olsun istediği tek dostuydu. Sabah herkesten önce kalkar, ki belki de hiç uyumamıştır, dış kapının kenarına yaslanır ve tütününü sarar içer, sarar yine içerdi. Tabakası, tütünü, tütün kağıdı hepsi kıymetliydi onun için. Tütün sarmak için tabakasını isteyen gençlere hep aynı sözü söylerdi; ince sar uzun olsun, bir dahaya yüzün olsun…
Dedemin eksikliğini, yokluğunu hissettiği anda tedirgin olduğu ikinci dostu da hiç şüphesiz kemik saplı Sivas bıçağıydı. Boş vakitlerinde onu bilemekten ayrı bir zevk duyar önce parmak uçlarıyla sonra sağdan soldan bulduğu küçük ağaçlarla bıçağının keskinliğini sınardı. Neredeyse ekmek bıçağına yakın büyüklükteki bıçağını açmadığı, kullanmadığı gün olmamıştır sanırım. Şayet ikna edip de değnek, çubuk kesmek için bir gaflet anına getirip bıçağını almayı başarabilirsem bin tembihte dikkatli olmam için. O bilmese de sol elimin bir parmağında kocaman bir yara izi ve uyuşukluk kaldı onun bıçağından.
Kapağını ve kapağındaki ilginç desenleri kendisinin yaptığı duvara gömülü bir dolabı vardı anahtarı yalnızca kendisinde olan. Kuru üzüm kokusu yayılırdı dolabın kapağı açıldığında odaya. Alt rafta alüminyum kutu içerisinde cam şırınga takımı, tıraş takımı; üst rafta ise tütün ve kuru üzüm olurdu genelde. Üzümü kendisi yemezdi sırf ikram etmek için bulundururdu.

***

Çocukluğum geride değil, öylece köyde kalıyor. Yıllar sonra muayene olmak için şehre geliyor dedem. Onu ben dolaştırıyorum hastanede, çarşıda. Kâh elimi tutuyor zayıf nasırlı eliyle kâh kolunu boynuma doluyor. Nere gitse ürkek, kime baksa tedirgin. Bir an önce dönmek, gitmek istiyor. İkindi vakti küçük bir Sivas bıçağı alıp bana hediye ediyor. Anlamsız bakışlarımı fark edince; kalemlerini açarsın, diyor.

***

Bir süre sonra köyde felç geçirdiği haberi geldi dedemin. Anlamını bilmiyordum felç kelimesinin fakat iyi bir şey olmadığı belliydi. Kimseye soramadım bile felç ne, diye.

Soğuk bir kış günü tekkeye götürüyorlar dedemi, minibüsün en arkasında ben… Sonra hastaneye götürüyorlar, muayenehanenin kapısının kenarına yaslanıp seyrediyorum, görsün beni, tanısın diye bekliyorum. Görüyor; ama tanımıyor beni.
Dedem tam beş yıl onca çabaya rağmen kimseyi tanımadı, beş yıl bir başkasının hayatını yaşadı. Bazen gençliğini, bazen hiç gitmediği şehirleri, yaşamadığı savaşları anlattı. Yepyeni bir hayat hikâyesi buldu her gün kendisine ve etrafındakilere her gün başka bir isimle hitap etti. Konuşmaktan, anlatmaktan yorgun düştüğü vakitlerde bizim görmediğimiz bir şeyleri seyreder gibi gözleri öylece boşluğa asılı kalırdı.

***

Bir bahar günü ilk kez cansız bir insan bedeni gördü gözlerim. Uzun uzun baktım dedemin yüzüne ellerine, ayaklarının bağlanmış başparmaklarına, çenesini bağladıkları tülbende. Ölü için su nasıl hazırlanır, ölü nasıl yıkanır ilk kez gördüm. Kocaman bir sinema perdesinin önündeymişim gibi seyrettim her şeyi yakından. Kimseler görmüyordu beni. İlk kez bir salanın her harfi içimde çınladı, cenaze namazı kıldım, tabut taşıdım. İlk kez bir mezara toprak attım. Sanki üzerine toprak örtülen kalbimin küçük bir parçasıydı. İçimde bir yer daraldı, karardı. Ağlamak istedim ama ağlayamadım. Üzerime çöken ağırlıktan günlerce kurtulamadım ve ömrümün rüyasız en uzun uykularını o günlerde uyudum.

***

Dünya hiçbir yaraya kabuk bağlatmaz yalnızca zaman ağrılarını unutturur insana.
Ömrü boyunca bir kez baba, diye hitap edildiğini duymadım dedeme. Başka ailelerde de öyle miydi bilmem ona paşa, derdi babam, halalarım ve amcalarım. Kim neden icat etmişti bu hitap şeklini halen bilmiyorum.
Adımı dedemden almadım fakat beni sanki benzetti kendisine biraz.
Dedemle, hayatın kıyısında, bir masalın ilk sözlerinin mahmurluğunda karşılaştık, dünyanın eşiğinde. Bulmayı, yitirmeyi, ölümü ve yalnızlığı ilk o tattırdı, öğretti bana. Galiba dedem, ilk arkadaşım, dostum ve öğretmenimdi.  Kim bilir belki benim de söylediğim ilk kelime dedeydi.
Bir gün dede olursam, torunlarıma ondan da bahsedeceğim uzun uzun.

temrin 29, eylül 2010

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.