oyundan çıkarılan şair: âdem turan

 

hüseyn kaya

Oyunlarla Yaşayanlar ‘a…

Zannedilenin aksine günümüz şiiri çoğu zaman gündelik hayatın içinde, basit anların derinliğinde saklıdır. Şair bu anları yakalayıp yoğunlaştırarak ve kendi dünyasından yansıtarak oluşturur şiirini. Şiiri diğer edebi türlerden ayıran ve “şiir” kılan en büyük unsur, onun bu batıni yönüdür. Gündelik hayattan uzakta oluşan epik ya da didaktik söylemler, büyük ve iflah olmaz acılardan doğduğu iddia edilen şiirler aslında şairin zor olandan, yaşanılan hayattan ve kendi dünyasından kaçma çabasıdır çoğu zaman.

            Şair ömrü boyunca neden bahsetmiş, şiirinde neyi yazmış, neyi arzulamış olursa olsun, herkes gibi ölümlüdür ve yalnızca yaşadıklarıyla çıkacaktır ölüm karşısında. Sözcüklerin sihri ona yeryüzünde büyüklük, ölümsüzlük bahşetmez. Herkes gibi bir ölümlüyüm işte / Ayağımın altındaki bu ateşle / Yapayalnız böyle odalarda dizeleriyle başlayan mütevazı bir şiirin altında rastladım ilk kez Âdem Turan adına. O, “Yalnızlık Oyunu” nu yazdığında yirmi yaşımdaydım. Kendisi, hiçbir kitabına almasa da bu şiirini ben onu, defalarca okuduğum bu şiiriyle sevdim. Şiirler, hikâyeler, kitaplar hep böyledir; bir bahanedir kalpler arasında ki, ruhunuza küçücük bir ışık düşüvermişse onlardan muhakkak yollarınızın bağlandığı bir nokta vardır kaderinizde.

            Öğretmenliğe yeni başladığım sene, Âdem Turan’la aramızda sadece yarım saatlik bir mesafe olduğunu öğrenir öğrenmez hemen ona ulaşmak, onunla konuşmak için planlar yapmaya başladım ve nihayet bir ilk yaz ikindisi okul çıkışı Akdağmadeni’nin yolunu tuttum. Hiç de yeni tanışıyor gibi değildik beni karşıladığında. Akşam tekrar dönmek zorundaydım çalıştığım kasabaya. İkindi ile akşam arası evinin ve gönlünün kapılarını ardına kadar aralamış bir şairin misafiri oldum o gün. Hayal Defteri ve Son Günün Şiiri isimli kitaplar elimde döndüm çalıştığım kasabaya. Birkaç gün sonra yaz tatiline girmiştik. Güz gelip okullar açıldığında öğrendim Âdem Turan’ın tayininin çıktığını ve ayrıldığını Akdağmadeni’nden. Sıkıldığından bahsetmişti ama gideceğinden bahsetmemişti.

            Beş altı yıl boyunca bir daha görüşemedik. Onu sorabileceğim ya da ona selam gönderebileceğim bir tanıdık hiç olmadı bu süre içinde.

            2003 yılında Sühan’ı yayımlamaya başladığımız aylarda yeniden buldum izini. Ben Çanakkale’den beklerken, o İstanbul’dan karşılık verdi sesime. 2005’te Viranşehir’de bir program vesilesiyle yüzyüze yeniden görüşmemizin ardından muhabbetimiz kavileşti ve Sühan’a ta oralardan omuz verdi, destek oldu. Sühan için yapılabilecek çoğu şeyi yaptı İstanbul’da. Mustafa Oğuz’un ondan bahseden yazısında ifade ettiği gibi her şeyden önce, dost, ağabey ve insan olduğunu defalarca gösterdi bizlere.

            Ateşte Yıkanmış Atlar, yaklaşık on gün önce ulaştı kapıma. Beklediğim ve içindeki şiirlerin hemen hepsini daha evvel okuduğum bir kitap olmasına rağmen yine de heyecanla çevirdim sayfalarını. Aynı gün akşama kadar dönüp dolaşıp okudum kitabı.

            Âdem Turan da, kuşağının diğer şairleri gibi artık olgunluk dönemi şiirlerini yazıyor ve her yeni şiirinde Âdem Turan şiirini biraz daha netleştiriyor. Artık onun kullandığı sözcükler, tamlamalar ve oluşturduğu dizeler şairini doğrudan işaret edebiliyor. Onun, yirmi beş yıllık şiir serüveninin beşinci kitabı Ateşte Yıkanmış Atlar. Şiire hiç ara vermeyen; ama çok az şiir yazan, yayımlayan bir şair o. Yılda ancak birkaç şiir yazabildiğini ve her şiiri aynı heyecanla, titizlikle oluşturduğunu yakinen biliyorum. Çoğu masal iklimlerinden rengini almış ancak mütevazı hayatının ayrıntılarından derlenmiş, derin ırmaklar gibi ağır ve durgun akan dizeler yakalıyor şiirlerinin çoğunda. Bu yüzden olsa gerek onun şiirleri hep sükunet,  ve durgunluk telkin ediyor okuyucusuna. Kerpiçten bir odada, isli lambalar ışığında, uzun kış gecelerinde kısık seslerle okunan, söylenen masallar gibi uzak bir ülkenin sınırlarına götürüp bırakıyor okurunu.

            Daha evvelki şiirlerinde klasik şiirin izlerine nadiren rastladığım şairin sanki yeni kitabında klasik şiiri arayan bir edası var. Zira kitabın neredeyse yarısını oluşturan “Mesel Ateşi” bölümü adından başlayarak son şiirlere doğru artan bir ritimle klasik şiire doğru ilerliyor Bağçe Meseli isimli şiir, gerek içerik ve kullanılan kelimeler gerekse şekil yönünden modern bir gazel tadı bırakıyor okur zihninde. Bağçe bağçe olalı gördü mü acep böyle bir aşk / Bu aşkı ben yaşadım ve eridim bağçenizde yıllarca her akşam…

            Bilhassa Ziya Osman’ın, Cahit Sıtkı’nın bazı şiirlerindeki sadelik ve gündelik hayat izi modern bir söylemle ve yeni imgelerle yer buluyor zaman zaman Ateşte Yıkanmış Atlar’da. Öyle ki Rüyada Görülen Şiir, Yolculuk Şiiri ve Beylerbeyi’nde Kaybolan Eldiven gibi birkaç şiirde münasebeti bulunan bazı insanların isimlerini zikretmekten, onları şiirine taşımaktan kaçınmıyor ve adeta onları şiirinin şahidi gibi düşürüyor dizelerine. Şairin mutluluğu ya da mutsuzluğu sade ve samimi söyleyişlerle belki de kendisine bile fark ettirmeden sinmiş pek çok şiirine: … eylülü çok severdik çünkü su böreği açıp çay içerdik hafta sonları / hafiften bir sarı ve yağmur; o bildiğiniz telaş işte/ çocuklara çanta, önlük, defter ve kalem Aylardan haziransa, yaşamak/ Aşkla yıkılmak gibidir toprağa… bülbüller bağçemden / bulutlarsa penceremden / gittiği günden beri / ne şu çocuğun defterine yazıldıydım / ne de bu adamın kitabına …

            İlk kitaplarından son kitabına doğru gittikçe belirginleşen ve genellikle şimdiki zaman kipinde gerçekleşen bir konuşma havası hakim Âdem Turan’ın şiirlerinde. Şiir hangi hisleri fısıldarsa fısıldasın ya da neden bahsederse bahsetsin, dizeler hep aynı ses tonu ve üslup ile söyleniyor gibi sayfalar boyunca. Bu durum belki de Âdem Turan şiirinin biçim bakımından esas unsurlarından biri. Turan’ın şiirlerindeki sükûnet ve durgunluk sanırım biraz da şimdiki zaman kipinin hemen her şiirde kullanımından kaynaklanıyor … Birdenbire oluyor her şey, birden bire değişiyor,  Çocuk geceyi zorluyor hiç durmadan, Yıllardır koşuyorum bu tünelde, Elim havada bir şarkı tutturuyorum eskilerdenaçıyorum paslı kilidini yazın, Ağustos sularını selamlıyorum, Zeytinle konuşuyorumOysa şöyle olmalıydı diyorum

            İleriki döneminde belki de onun şiirinin en belirleyici özelliği tüm şiirlerinde karşımıza çıkan konuşma edası ve şimdiki zaman kipi olacak.

            Bildiğim kadarıyla Âdem Turan şiirlerinde hece ve kafiyeyi hiç kullanmadı şimdiye kadar. Zaman zaman bu unsurların eksikliğinden kaynaklanan ritim ve ahenk eksikliği son dönem Âdem Turan şiirinde belli kelimelerin tekrarıyla ya da bazı kelimelerin art arda sıralanmasıyla gideriliyor büyük oranda. …Derler ki beni görenler: bu adam hangi yolun yolcusu / Derler ki beni görenler: bu adam / Derler ki: gözlerinde / Yalnızlığın uğultusu  …Ben yağmurlu günler meczubu geceleyin gündüzün/ daralıyorum ah bu duvarların önünde/ kırmızı, lacivert, gri… bu duvarların önünde

            Okuduğumuz hemen her şiir kitabında, kitaptaki diğer şiirlerle mukayese edildiğinde ön plana çıkan birkaç şiir vardır mutlaka ve bunlar şairin hiç de beklemediği şiirlerdir çoğu zaman. Ateşte Yıkanmış Atlar’da, Kalbimdeki Karınca ve Çınaraltında Teselli isimli şiirler başlı başına birer kitap olabilecek çağrışım ve yoğunluğa sahip gibi görünüyor.

            Karınca sözcüğü hiçbir şiire, Kalbimdeki Karıncadaki kadar yakışmadı bence şimdiye kadar. Kalbimde hayal kuran karınca, kalbimde kendini arayan karınca,  Kalbimi söküp de giden karınca dizelerinin her biri ayrı bir şiir kıymetinde ve zenginliğinde buluşlarla dolu.

            Çınaraltında Teselli şiiri ise belki biraz da şiirin oluşum hikâyesini tahmin edebildiğim için bana fazlaca dokunaklı geldi. Mahallenin mızıkçı ve kendini beğenmiş diğer çocukları tarafından oyuna alınmayan yalnız bir çocuğun temiz bakışları canlandı gözlerimin önünde daha ilk dizede: Ya… işte böyle,  çıkarıldım oyundan. Adeta kırgın bir çocuğu dinler gibi üçbeş defa okudum bu şiiri. Belki de şairin bu çocuksu samimi ve saf kahrı, incinmişliği zarif pek çok dize taşımış şiire. Eğildim çiçek toplamaya kalbim de eğildi kıskandı beni böyle görenler (…)

            Âdem Turan, tamamıyla kendi dünyasında yaşayan ve şiirini bu dünyadan kuran bir şair de değil elbette. Ateşte yıkanmış Atlar’da kimi şiirlerde şairin kendi dünyasından sıyrılarak dış dünyadan da imgeler yakaladığını görmek mümkün. Yol Ateşi başlıklı bölümde yer alan; Gece Duası, Bağdat’a Dua, Ağzımda Kekik ve Kan şiirleri dış dünyadan duyulan anlık ürpertilerle, öfkelenmelerle ve Müslüman bir duyarlılıkla oluşturulmuş şiirler.

 

            Ateşte Yıkanmış Atlar, olgunluk dönemi ürünleriyle galiba önümüzdeki yıllarda adından daha sık bahsettirecek Âdem Turan şiirinin en net çekilmiş fotoğrafını sunuyor şiir okuruna.

                                                                                                                  

az edebiyat, sayı: 1

 

 

 

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.