“evlerin dışı pencere, duvar”

  Hüseyn KAYA

Ne zaman işe, okula gitmek için ayrılsanız ondan, siz uzakta sokak aralarında kayboluncaya kadar binbir endişe ile ardınızdan size bakar farkında olmasanız da. Gün boyu gözleri yolda dönüşünüzü bekler, bilmezsiniz. Soğuk kış günlerinde anne şefkatiyle, baba merhametiyle etrafınızı kuşatır, ısıtır sizi. Kalbinde bir oda da sizin için ayırmıştır, paylaşmak için yalnızlığınızı. Hiçbir dosta anlatamadığınız kederleri dertleri sizinle birlikte o da içine atar, sağırlığı dilsizliği en çok bu yüzdendir. Zaman geçtikçe, yaşınız ilerledikçe ona nasıl alıştığınızı, bağlandığınızı fark edersiniz. Zordur onca alışkanlığı unutarak ondan ayrı düşmek, ayrı yaşamak. Bazen gurbet; her şeyden olduğu gibi biraz da ondan ayrı kalmak, onu özlemektir. Başkaları için bir şeyler ifade etmese de sizin için annenizin sıcaklığına, babanızın merhametine kardeşlerinizin mutluluğuna ve sizin çocukluğunuza dair siyah beyaz hatıralarla dolu bir fotoğraf albümünün kapağını aralamak gibidir onun kapısını aralamak ya da kapayarak ondan ayrılmak.

En az evsiz insanlar kadar, insansız evler de mutsuzdur.

***

Evler de tıpkı içinde yaşayan insanlar gibi konuşur, gülümser, kederlenirler. Onların da hastası, düşkünü, yetimi, yardım bekleyeni, mütevazı olanı, kibirle kasılanı vardır. Kendi aralarında bazen bir zalim eline düşmüş olmaktan, bazen kendisini inşa eden ustanın beceriksizliğinden, bazen içinde yaşanan huzurdan mutluluktan bahseder dururlar ve onlar da hatıralar biriktirirler yaşadıkça dünya üzerinde. Eski sahiplerinin nasıl onları uzaktan görünce yüreği burkulur, gözleri dolarsa onlar da aynı hüznü hisseder eski sahiplerini görünce, onların dahi gözleri dolar. Yalnızca kendi aralarında değildir elbet konuştukları; halden anlayan, dillerini bilen insanoğluna da aynen kapılarını açtıkları gibi söz kapılarını açarlar ve mahallenin, şehrin, geçmişin unutulan, üzeri örtülen hikâyelerini fısıldarlar kendilerini dinleyenlere.

***

“Hiç olmazsa unutmamak isterdim.

Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar.”

Evlerimizden bize, bizden evlerimize sinen çok şey vardır tıpkı eşiğinden içeri adım atar atmaz sizi karşılayan, her evin kendine mahsus kokusu gibi.

Yaşadığımız şehirden, bulunduğumuz mahalleden nasıl mayamıza karışan adı konulmamış renkler kokular varsa; duvarları arkasında kendimizi pek çok şeyden emin hissederek ömrümüzü geçirdiğimiz evlerimizden de daha onunla tanıştığımız andan itibaren ruhumuza sinen renkler kokular vardır. Onun tavanının yüksekliğinden pencerelerinin genişliğinden kapısının ve duvarlarının boyasından, malzemesinin türünden hatta bahçesindeki ağacın cinsinden, kapısındaki merdivenden pek çok şey siner kişiliğimize. Toprak ve ahşap evlerde faniliği, beton evlerde griye çalan bir soğuğu, yalnızlığı teneffüs eder kalbimiz.

Ne evleri inşa edenler ne de bizi büyütenler farkındadır dünyaya merhaba dediğimiz bu mekânda üzerimize günün düştüğü pencerenin, seyretmek zorunda kaldığımız tavanın, duvarların bebek ruhumuza, yıllarca silinmeyen ve anlamını asla bulamayacağımız desenler bıraktığının.

Sevincimiz, kederimiz, konuşmamız hatta yürüyüşümüz dahi evimizde şekillenir, kendini bulur.

***

“Şu fakir mahallede bir göz evim olsaydı

Nasıl sevinç içinde çıkardım şu yokuşu”

Evlerimizden bize, bizden evlerimize sinen çok şey vardır ve bu yüzden zordur, hazindir bir evden bir eve göçmek, göç taşımak. Her şeyi taşımak mümkündür ancak hatıralar orada öylece kalır. Haftalarca sırt üstü yatırılarak seyrettiğiniz tavan, içinde ilk kez adım attığınız oda, takılıp düştüğünüz eşik orada öylece kalır. Bahçede ağaç, ağaçta salıncak ve salıncakta çocukluğunuz öylece kalır. Duvarlara sinmiş çocuksu kahırlarınız, sevinç çığlıklarınız, bir akşam sofrasında yemeye başlamak için babanızın işten dönüşünü bekleyişleriniz, okula gittiğiniz ilk gün, kalktığınız ilk sahur öylece kalır. Hatta ilk gönül yarasının kabukları dahi yumruklanan duvarların dibinde sır olarak orada öylece kalır. Kapanır sayfalar… Tren kaçırmış yahut yanlış durakta inmiş gibi olursunuz. Ayaklarınız yabancısıdır yürüdüğünüz yolların. Vakit hayatı temize çekme vaktidir. Ne kadar geniş ne kadar ferah olursa olsun bir odası eksik kalır yeni evinizin.

Açtığınız hiçbir yeni kapının ardında bulamazsınız daha çocukluğunuzu, gençliğinizi. Geride bıraktığınız her şey kaybolur ve silinir siz ondan uzaklaştıkça. Yıllar sonra bir yaz akşamı çocuklarınızla birlikte eski evinizin önünden geçerken, mahzun ve fark edilmeyi bekleyen eda ile gözlerini sizden öteye çevirmeye çalışan binayı işaret edip de çocuklarınıza; bakın benim çocukluğum da şu evde geçti, dersiniz; o anda, çocukluğunuz geçer oradan.

***

“-Doğduğum ev! Rahatlayacak içim, duysam

Bir tek kapının sesini.”

Çocukluğumuzu, gençliğimizi başka başka mekânlarda bırakarak, habire yer değiştiriyoruz dünya üzerinde. Ayrıldığımız mekânlar silindikçe, değiştirildikçe, hatıralarımız hayale dönüşüyor ve hayallerimiz de uçarak dağılıyor zamanın rüzgârıyla kalbimizden zihnimizden. Mekân bizimle irtibatını kesiyor, kokusu kalmıyor evlerimizin.

Kökünden sökülerek, filizlendiği topraklardan çok uzaklara taşınan, parklara bahçelere dikilen fidanlar gibi her yeni mekânda toprağın, suyun ve güneşin yeniden acemisi oluyoruz. Kuşlar ürkerek geçiyor üzerimizden. Bu yüzden sararıyor bir yanımız.

***

“Babam, annem evimiz, bahçem çitlembiklerim

Sizler rüya mıydınız, sizler yaşadınız mı?”

Tıpkı St. Petersburg’un sokaklarında dolaşarak evlerle konuşan, onların derdini dinleyen Beyaz Geceler’in hayalperest genç kahramanı gibi bazı akşamlar benim de sırf evlerle dertleşmek, onları dinlemek için sokağa çıktığım oluyor. Belki de artık yaşlandığımdan, hangi evin yüzüne baksam, hangisinin önünde dursam ya keder ya kibir görüyorum. Dinliyorum; hiç birinin ağzını bıçak açmıyor…

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.