kalbimin eşiğinde gül yaprakları

  Hüseyn KAYA

Günümüz gün gibi türlü zeval ile geçer

Kadrimiz bilmediler nite ki mah-ı Ramazan

Yahya Bey

Biraz övünerek ve biraz da zamaneyi küçümseyerek sarf edilen; bu zamanda oruç tutmakta ne var, cümlesi, bilhassa gündüzlerin kısa olduğu kış aylarına denk gelen ramazanlar boyunca, büyüklerimiz tarafından adeta kafamıza vururcasına her iftarda, her sahurda tekrar edildi durdu yakın zamana kadar. Bizim nesli ne oruç ne de dünya telaşı yalnızca bu cümle bitap düşürdü yıllar yılı. Öyle ki dört gözle beklediğimiz ramazan bayramları, bizi ruhumuzda derin yaralar açan bu cümleden kurtardığı için daha da anlam kazandı.

Yaşlılarımız; hani ellerinde olsa yaz tatilinin o en kavurucu, uzun günlerini ramazan ayı ilan edecek ve oruçlu biçare hallerimizden kendilerine ramazan eğlencesi çıkaracak gibiydiler. Sanki böyle kısa günlerde oruç tutmayı, araya torpil koyarak biz istemiştik. Oruç günleri, kış mevsiminin kısa gündüzlerine denk geldiyse suç bizim değildi elbet ve elbet onların ömürlerinde bir yerlerde de ramazan, en az iki kez kış mevsimine denk gelmişti. Ancak mesele ramazanın bizim nesle yaptığı düşünülen bu iltimas değil de ömrün gittikçe gerisinde kalan uzaklaşan ramazanlarını bir vesile ile yad etmekti onlar için galiba. Mevzuya girişin en kestirme yolu da eski ramazanlar klasiğinden geçiyordu her seferinde. Öyle ki mevzu ramazan olunca hayatın gerisi teferruata dönüşüyor, asker yolcu edilen zamanlarda dinleye dinleye ezberlediğimiz askerlik hatıraları bile ehemmiyetini yitiriyordu.

Pek kıymetli sevabı sebebiyle herkese nasip olmayacağı düşünülen o çetin ramazan günlerini, şanlı bir direnişi, destanı her seferinde yeni baştan yazarcasına yıllar yılı coşkuyla, övgüyle anlatmak tabii ki onların hakkıydı.

Üç ayların girişiyle ağır usul yâd edilmeye başlanılan, ramazan ayı boyunca günde birkaç kez anlatılan ve azalan bir tempoyla neredeyse kurban bayramına kadar zikr edilen ramazan hatıraları hem geride kalan ramazanlara dair küçük bir sevap hesabı hem de bizlere halimize şükretmemiz gerektiğini ima eden nazik telkinlerdi sanki.

Ekin, harman zamanı tutulamayan, tutuluyormuş gibi yapılan oruçlar, kalkılamayan sahurlar, kılınamayan namazlar vaktinden önce yanlışlıkla açılan iftarlar onca oruç kahramanlığının arasından zaman zaman bizlere tebessüm etse de bize, iç çekilerek anlatılan iftar ve sahur sofralarının yoksulluğu, hüznü, onların yani yaşlılarımızın, gerçekten büyük olduğunu bize anlatmaya her seferinde yetti.

Onlar büyüktüler çünkü her sofraya önce yoksulluğun kurulduğu kavruk zamanlarda, bambaşka bir dünyadan gelmiş olduğu her haliyle aşikâr bir misafiri, hüzün sinmiş ilahileriyle karşıladılar, yaşadılar, uğurladılar… Tüm gayretleri bir farzı layıkıyla yerine getirebilmek içindi.

“Az yanımda kal çocukluğum”

Kandiller yandı söndü, bayramlar geldi geçti. Bana hissettirmeden ruzigar sanki etrafımdaki her şeyin yerini, her şeyi değiştirdi. Küçücük kalbimin, birkaç ufak denemenin ardından ilk kez iftar heyecanıyla çarpmasının üzerinden yaklaşık çeyrek asır geride kaldı.

Gün geldi, mevsim döndü, tam da oruç hususunda gerçekten torpilli miyiz yoksa diye düşünmeye başlamıştım ki, yolun yarısına yaklaştığım şu yıllarda yaz mevsimine denk gelen ramazan ayları nihayet kapıya dayandı. Zor geçeceği iddia edilen ramazan günlerinin endişesini duymak yerine çabucak geride kalmış çeyrek asrın ramazanları bir bir sıralanmaya başladı zihnimde. Öğleye, ikindiye kadar tutup da öğlen kaçmasın diye sözde direğe bağlayarak tekrar tuttuğum yarım oruçlarm, abdest alırken bile isteye boğazıma su kaçırıp sonra da pişman olduğum çocukluk oruçlarım, teneffüs zili bekler gibi iftar topu beklediğim akşamlar, teravih namazına diyerek evden çıkıp da gece yarılarına kadar kim bilir hangi sokağın köşesinde muhabbete daldığımız ilk gençlik ramazanları…

“Dünler evvelki günler geçen aylar ve yıllar”

Hatıralar çoğaldıkça anlıyorum ki onlar; zamana bizim hayatımızdan, ruhumuzdan dağılan zerreciklerdir. Bu yüzden eksildiğimizi hissettikçe hatırlıyoruz onları ve hatırladıkça acıyor kalbimiz. Geçen zaman değil bizleriz. Yürüdükçe eskiyoruz dünya üzerinde. Eskidikçe hatıralar dökülüyor varlığımızdan ve biz onlara yani zamanın bizden koparıp döktüğü parçalarımıza bakıp bakıp bütün halimizi, ömrümüzün maziye gömülü taze demlerini yad ediyoruz.

Tıpkı dönüp dolaşıp otuz küsur yıl sonra aynı mevsimlere denk düşen ramazan ayı gibi bizler de hep aynı yazgıların içinden geçiyoruz otuz küsur yılda bir. Bizler de tıpkı onlara, gençlik ve çocukluk günlerini dinleyerek büyüdüğümüz yaşlılarımıza, benziyoruz her geçen yıl bunu biliyorum. Her yıl biraz daha ihtiyarlayan babamın yüzündeki çizgilerde nasıl rahmetli dedemi görüyorsam, aynaya her baktığımda nasıl kendimi değil de babamın eski fotoğraflarını görüyorsam öyle biliyorum.

Onlara benzeyeceğiz ve günü gelince onların bizden satın aldıkları ilk oruçların yerine bizler de oruçlar satın alacağız çocuklarımızdan. Horoz şekerlerinin tadı ve rengi değişecek, ramazan pidesinin kokusu başkalaşacak artık göremediğimiz bulamadığımız bir şeyler olacak iftarlarda sahurlarda, teravih namazlarında ve nihayet dünyada. Bayramlarda el öpen şeker toplayan çocuklara karışmak geçerken içimizden, eli öpülen bir amca göreceğiz gayri ihtiyari baktığımız aynalarda.

Giden her ramazanı derin bir “ah” ile yolcu edeceğiz çünkü onun yerine gelen her ramazan gölgemizi biraz daha uzamış bulacak.

“Sad şükr gelen mah-ı şerif-i ramazandır”

Heyecanla beklenir, karşılanır; sürurla ağırlanır ve nihayetinde hüzünle yolcu edilir. Zannedilenin aksine her senenin ve herkesin ramazanı farklıdır. O: ihtiyara, çocuğa; zengine, yoksula başka başka suretlerde, beklenilen miktarda uğrar. Her mihmandarının kalbine farklı hediyeler bırakır ayrılırken; ki o hediyeler birkaç mevsim aydınlatır bırakıldığı kalbin odalarını.

İster yaza ister kışa denk gelsin, ramazan: üzerimize, kalbimize rahmet ve merhamet serpiştirerek bizlere insanlığımızı hatırlatıp giden kutlu bir mevsimin adıdır.

Bir sahur sonrası ya da bir iftar öncesi, köyde yahut şehirde fark etmez sessizce dolaşın yaşadığınız muhiti. Her evin önünde, içerdeki insanların rikkatten, şefkatten çırpınan kalplerinin sesini ve her sokağın kıyısında meleklerin fısıltısını duyacaksınız.

***

Sahi neden recep, şaban, ramazan ve muharrem aylarının isimleri hep erkek çocuklara verilir de yalnız şevval ayının ismi kız çocuklara uygun görülür ki?

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.