kırk yedi


                                                                                                                          Hüseyn Kaya

 

 Onu ilk fark ettiğimde yapayalnız ve mahzundu. Yalnızlığını az da olsa paylaştımsa da mahzunluğu hiç gitmedi yüzünden hatta her geçen zaman daha da arttı. Onun yalnızlığı ve kimseye uymaması dışında bir araya gelişimizin izah edilebilir nedenleri yoktu. Aslında birbirimize biraz da yüktü varlığımız. Ben suskundum, o dilsizdi. Kimseler farkına varmadı bir ömür onun beni sırtında taşıdığının, benim onu kalbimde taşıdığımın.

Hayatımın en vazgeçilmezlerinden olmasına rağmen onu kaybetmekten hiç korkmadım. Onun bana sadakatinden de şüpheye düşmedim ve onu hiçbir vakit. sıkı sıkıya kendime bağlamadım, mahkum etmedim. Gitmeyeceğini, başkalarına bana bağlandığı gibi bağlanamayacağını biliyordum belki de.

Öylesine güvendim ki ona, insanlarını pek de tanımadığım uzak mahallelerdeki akrabalara, dostlara ziyarete gittiğimde dahi, kapı önlerinde öylece melül mahzun bırakırken kendisini, geriye dönüp de göz ucuyla bile olsun bakmadım. Sıcak yaz günlerinde yüzünde oluşan çatlaklara aldırmadan öylece bıraktım gün altında çoğu zaman. Yağmurlu, karlı günlerde ise ona değil, kendime merhametim yüzünden aldım onu kapı önlerinden.

Ne fukara semtlerin sessiz, küçücük tenha camilerinde ne de sırta secde edilerek bayram namazları kılınan büyük camilerde başkalarınınki gibi bir kez olsun aklıma düşmedi namaz esnasında; ya başkalarına uyup da gider, beni öylece perişan bırakırsa diye. Bıraktığım yerlerde beni hep uslu çocuklar gibi melül ve mahzun bekledi öylece.

Kısa süren askerliğimde de onu başkaları gibi kilitlere vurmadım, başucumda, yakınımda bulundurmadım. Benden uzakta boynu büküldüyse galiba biraz da bu yüzdendi.

Kimse ne başına ne de ayağına böyle bir bela almak ister diye düşünerek, park yasağı bulunan caddelere cesurca bırakılan bakımsız eski arabalar gibi öylesine bıraktım hep yıllar yılı onu eşiklere, merdivenlere, camii ayakkabılıklarına.

Bir kez olsun şefkatle silmedim yüzünü, okşamadım. Kara bakışlarıyla göz göze gelmedim.  Bunca yükü omuzlarında taşımaktan, benimle birlikte her hayalin peşinde dolaşmaktan yorulup da takatinin kesildiği, artık bana yoldaş olamayacağını anladığım demlerde bile, çoluk çocuk ile gönderdim onu iyileşmeye, kendim götürmedim. Kısa ayrılıklardan sonra bana döndüğünde yüzünde gördüğüm tebessüme karşılık vermemek için yüzümü, bakışlarımı kaçırdım çoğu zaman bakışlarından.

Böyle bir muameleyi hak etmiyordu biliyordum. Onu kaybettiğimde tekrar ona sahip olabilmek için ne güçlüklere katlanmak, kimlere ağız, boyun eğmek zorunda kaldığımı onu nerde bulacağımı olmadık insanlara sorarken ne büyük eziyetler çektiğimi bir ben biliyordum bir o biliyordu. Bir o biliyordu hangi ümitlerin peşinden savrulduğumu, hangi kahırlarla hangi kaldırımları arşınladığımı, nelerin peşinde geçtiğini ömrümün, hangi çamurlara bulandığımı, hangi yollarda yapayalnız kaldığımı. Bir o biliyordu terminallerde, istasyonlarda anneye babaya, bacıya kardaşa ve dahi sevgiliye belli etmeden ağırlaşan kalbimin yükünü, daha  kimsenin bilmediği, bilemeyeceği onlarca hikâyeyi…  Okuldan kaçtığım bahar günlerini kaytardığım teravih namazlarını sır gibi sakladı da kimselere demedi. Karne günleri içime düşen sevinci, gurbet dönüşlerinde kuş yüreği gibi çarpan kalbimin sesini ancak o duydu benden başka. Düştümse onunla düştüm, doğruldumsa ona dayanarak doğruldum ve akılsız başımın cezasını en çok onunla çekti ayaklarım.

Aslında sevgisizlikten merhametsizlikten değildir ona karşı  bunca ilgisizliğim. Hisseder mi ona karşı kalbimden geçenleri, bilir mi, anlatsam anlar mı? Bir ömür ona yük olmuşluğun mahcubiyeti ve her şeyi paylaşmanın muhabbetiyledir sana karşı suskunluğum, ve bu yüzdendir yüzüne bakamayışım desem,  her kapıyı açtığımda, her yola çıktığımda tarifi namumkün bir mahcubiyet ve hüzünle fark ettirmeden adımlarıma bakıyorsam hep bu yüzden desem, inanır mı, inanır mısınız?

Onu kaybetmekten korkmadığım doğrudur ancak korkum onun beni kaybedeceği gündendir. Zira uymaz başkalarına, onların gittiği yolları bilmez, tanımaz. Ben olmasam öylece kalır ortada yapayalnız. Kimseler alıp götürmez evine sahip çıkmaz… Ya bir sele kapılır kaybolur yağmurlu bir günde ya atılır birinin ardından taş niyetine.

 Ondan önce öleceğimi bile bile, alıştırmamalıyım onu bu sevgiye.

Bir ömür taşımak zorunda kaldığı bu yüke günü gelince bir de ayrılacak olmanın yükünü bindirmemeliyim.

Karalastik ve naylon ayakkabı ile çocukluğumu arşınladığım yıllarda, bir gün kendisine sahip olursam yüzünü silmek sakladığım o bordo kadife parçası ile onu asla yüzleştirmemeliyim. Bir arefe gününde altını bile siyaha boyayarak onu bayram gezmelerine götürmek hevesiyle sabahı zor eden çocuğun ben olduğumu da bilmemeli.

Yağmurda ıslanmalı, güneşte yanmalı.

Emsalleri kendilerine ayrılan sıcacık mekanlarda ömrüne ömür katarak ışıltılı tebessümler salarken etrafa onun alnında yalnızca hâl ehlinin okuyabileceği acıdan çizgiler belirmeli.

Şimdiden alışmalı, hazır olmalı kapı önlerinde unutulmaya. O gün geldiğinde, evimin eşiğine sıra sıra yabancı ayakkabılar dizildiğinde, içerisi sükut içinde dolup dolup boşaldığında anlamamalı onu bırakıp tek başıma bir yola çıktığımı. Tüm ayakkabılar içeriye alındığında yahut sahipleriyle ayrıldığında eşik önünden, kapıda kalmış olmak, üzmemeli onu. Kimseden bir şey beklememeli…

Beni hep içerde bilmeli.  

       

   

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.