ramazan denilince

Hüseyin Kaya

Şüphesiz ramazan ayı güzelliklerin ve artık sıradanlaşan ifadeyle rahmetin, bereketin ayıdır ve bu aya dair hatıralar da hep bu yönde izler taşır. Olumsuz sayılabilecek küçük şeyler dahi bu ayla hatırlandığında kalbe bir ferahlık eser, yüze tebessüm gelir. Mutlaka hüzünle gelen, hüzün çağrıştıran ramazanlar da bırakmışızdır gerilerde ancak hüzünlü hatırlar her dem anlatılmaz herkesle paylaşılamaz bu yüzden siliktir bu tür hatıraların bir ucu…

Gurbette oruçlu olmanın ne anlama geldiğini sevinciyle, hüznüyle ilk kez üniversitenin birinci sınıfında yaşadım.

Kaderin bir araya getirdiği altı arkadaşımla tez vakitte birbirimize alışmış aynı evi, sofrayı paylaştığımız gibi yalnızlığı ve çocuksu gurbet acılarını da paylaşır olmuştuk. Telefon kabinlerinden memleketle yapılan her telefon sonrası herksin gözünde aynı hüznü görmek mümkündü. Her birimizde başka iklimlerin, hayatların izi vardı ancak hiçbir şey “gurbet” kadar dokunmadığından kaynaşıvermiştik.

Emin Manisa’dan gelmişti Van’a ve muhtemelen oruçsuz ve namazsız geride bırakmıştı yaşadığı yılları. Bazı sabahlar namaza uyandırmak için odasına vardığımda, sabah namazını az evvel yatsıdan kalan abdestle kıldığını söyleyip uykusuna devam ederdi. Çoğu zaman cemaat olmaya çağırdığımızda; kıldım, dediği namazlar için hep Allah kabul etsin, dedik ve bu anlamda hiçbir sıkıntı yaşamadık onunla, ta ki ramazanın ilk günlerinde ilahiyat fakültesinde yeni göreve başlayan bir hocamızın iftar davetine kadar.

İftara gider, teravih namazını dönünce evde kılarız düşüncesiyle gittiğimiz davette izzet ü ikram fazla olunca vakit teravihe dayandı ve namazın o vakitte orada eda edilmesi kaçınılmaz hale geldi. Emin biraz da yaşımız birbirine yakın olduğu için bu tür mekânlarda hep yakın olurdu bana ve yanımda durdu namaza.  İlk rekatlarda uzun uzun esnedi, orasını burasını kaşıdı her selamdan sonra  kaş göz işaretleriyle namazın ne kadar kaldığını sorduysa da ortalara doğru haylaz çocuklar gibi iyice namazdan uzaklaşmaya başladı. Yanımda olması hasebiyle görmezden gelemiyordum lakin elimden de bir şey gelmiyordu. Kıyamda elini kaldırıp usanç harekeleri yapıyor, arada saftan çıkıp geliyordu. Boks antrenörleri gibi her selam sonrası verdiğim kısa telkinlerle namazı bitirdi Emin ve dua sonrası uzandı oturduğu yere. İniltiye benzer bir sesle; ne bu namazın adı Allah aşkına, diye sordu. Teravih dedim… Herkesin mütebessim bakışları altında doğruldu Emin, kulağıma yaklaştı yorgun ve muzip bir eda ile vallahi, dedi; Allah eğer bunu da kabul etmiyorsa öteki vakitlerde boşu boşuna siz Allah kabul etsin diyorsunuz birbirinize… Sonraki iftar davetlerinin hiç birine geldiğini hatırlamıyorum Emin’in.

***

Küçük ve şirin bir kasabada başladım öğretmenliğe, hani resmini çekip uzaktan kartpostal niyetine duvarınıza asabileceğiniz güzellikte bir kasaba… Haftada bir gün kurulan pazarı ve yalnız o gün açık olan lokantasıyla, iki küçük marketi, her gün şehre giden belediye otobüsüyle uzaktan bir öğretmen cennetini andıran bu kasabanın tek eksiği vardı o da kiralık ev… Beraber göreve başladığım arkadaşım dış cephesi halen sıvanmamış bir eve maaşının yarısını veriyordu ve ben de araya tanıdıkları koyarak tek göz bir depo bulmuştum kendime ev niyetiyle. İki marketten birinin deposuydu işte burası. Her şeye rağmen plastik topların, çocuk bezlerinin, sıvı yağ tenekelerinin arasında kendime bir dünya kurabilmiştim üç beş haftada. Zaten sonrası ramazan…

Orucun ilk günü ikindi vakti ekmek almaya vardığım fırını kapalı buldum. İftara doğru açılır düşüncesiyle beklemeye başladım. Ne beklediğimi soran bir amcadan acı hakikati öğrendim… Meğer civar köylerin tamamı ekmeklerini gelir ramazanda bu kasabadan alırlarmış ve ekmek bittiğinde kapanırmış fırın.

Çaresiz evin, yani deponun yolunu tuttum. Eve çıkmadan önce bakkaldan iki paket bisküvi aldım. Biri iftar, biri sahur için…

Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler diyen Marie Antoinette’i düşündüm hem iftarda, hem sahurda. Bana göre haklıydı.

Durumu anlattığım arkadaşlar sayesinde ramazanın sonraki günleri bol davet ve farklı yemeklerle geride kaldı.

Aradan on küsur yıl geçti.

Hani birileri için ramazan hep; horoz şekeri, hurma, tulumba tatlısı, güllaç çağrışımları yapar ya zihnim bunların üstüne bir de pötibör bisküviyi çoktan eklemiş bile…

aralık, 2012

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.