gökhan akçiçek ile söyleşi

Konuşturan: Hüseyn KAYA

Çocuklarımız avunmayı unuttu…

-Gençlik ve orta yaş dönemleri yaşanır ve biter bazen aranır, bazen iyi ki geride kaldı denir lakin çocukluk hiç bitmeyen bir dönemidir sanki insan ömrünün. Hatta ihtiyarladıkça çocuklaşır insan. Neye bağlıyorsunuz bu durumu?

– Çocukluk yılları, insan ömrünün en özel alanıdır. Steril bir zaman dilimidir aynı zamanda. En korunaklı olduğumuz çağdır. Güven, sevgi, merhamet yığını altında kalırız adeta. Dış dünyanın yıkıcı etkisini sevgi sarmalıyla hissetmeyiz. Jorge Amado : “çocukluk insanın anayurdudur” derken, Cahit Zarifoğlu : “ korkunç bir mevsimdi çocukluğum” der. Sevinçlerin ve acıların ruhumuza en derin işlediği bir dönemdir çocukluk. Bu nedenle olsa gerek etkisi bir ömür boyu kalıcı olabiliyor.

– Exupery de “çocukluğumun ülkesindenim” diyordu hatırlarsanız. Galiba Zarifoğlu’ndan öte  Amado’ya daha yakın bu ifade.

Evet. Dönüp dönüp oradan beslendiğimiz bir ülke “çocukluk”. Yine, batılı bir yazar şöyle demişti: “çocukluk bir yazarın en büyük arşividir” Bizleri yazmaya, üretmeye yönelten dürtü, kaybettiklerimizi tekrar yerine koyma telaşı olabilir mi? Sanırım çocukluk günlerimizin saflığını bir ömür arıyor olacağız…

-Yaşadığımız çağda “çocuk olmak”, “çocuk kalmak” eski çağlara göre daha mı zor yahut her dönemde çocuk olmak ve çocuk kalmanın zorluğu aynı mıydı sizce?

– Çocuk olmak artık zihin olarak mümkün gözükmüyor gibi. Günümüz çocukları, belki fiziki anlamda çocukluğu bir evre olarak geçiriyorlar. Ama zihni kapasitesi olarak neredeyse bizim ilk geçlik dönemimizde edildiğimiz tecrübeler birikimi kadar bir olgunluğa kolayca erişebiliyorlar. Bilgiye ulaşmaları artık çok kolay… Bu durum onları adeta yetişkin bireyler sınıfına yükseltiyor. Konuşma zenginlikleri, cümle yapıları, anlam derinlikleri korkunç denecek seviyede. “Çocuk kalmak” eskiden kolaydı, şimdi ise büsbütün imkânsızlaştı.

-Yine de “metropol ninniler” söylüyorsunuz ama çocuklara, ümit mi yoksa acı mı bu ninnileri söyleten?

-“Metropol ninnileri” yaşıtım çocuklarının günümüz çocuklarına bir armağanıydı. Çocukluğun kent’e dair bir olgu olmadığı ortaya çıktı. Çocukluk şehirle, kasabayla veya köyle ilintili gibi gözüküyor. Yenidünyanın gerçeği bu… Acı da olsa kabul gördü, yazarlardan, şairlerden ve sanat üretenlerden başka da sesini yükselten, itiraz beyan eden çıkmadı. Ümitten çok içimizdeki tortunun etkilerini sayabiliriz. Böyle bir çocukluğun var olduğuna ve bir zamanlar yaşandığına inandırmak isterdim şimdiki çocukları…    

– Ataç, çocukluğu olmayanın gençliğinin hatta ihtiyarlığının da olmayacağını söylüyordu bir yazısında. Geleceği, kendine ait hayatı olmayan fertler yetişiyor o halde çevremizde.

– Evet, anonim bir hayattan bahsedebiliriz. Bizleri özgün ve farklı kılan kadim bir kültürün uzağında yetişiyor yeni nesil. Ailenin ve mahallenin eski karşılığı yok. Aynı verilerle şekillenen paralel bir yaşam modeli oluştu. İstanbul’daki çocukla Kars’daki çocuğun talebi ve beklentisi aynı. Avunmayı unuttu çocuklarımız. Hayali, düşü, keza… Bahanesi olmayan bir sevincin peşindeler. Fütursuzca talep ediyorlar ve alıyorlar.  Doğanın dışına sürülmüş bir çocukluktan bahsedebiliriz. Ruhunun uzağında kalmaya mecbur bir çocukluktan…

– Çoğu genç anlamını bile bilmiyordur muhtemelen “avunma”nın… Evet, avutulmuyor artık çocuklar. Çıkış yolu nasıl olacak peki, oturup acısını duyarak seyredecek miyiz bu trajediyi?

-Maalesef öyle. İnsan aczinin bir göstergesi… Ya da zamanın ruhu diyelim.  Yapacağımız pek bir şey yok gibi görünüyor. Medeniyet bu yönde gelişti. Teknolojinin hızına yenildik. Çocuklarımızı, doğanın bir parçası yapabilirsek ne mutlu… Ağacı, yaprağı, denizi, ırmağı, kuşu, böceği yeniden keşfetmeliyiz belki de. Bu serencama çocuklarımızı da katmalıyız.

-“Eğer geriye dönüp çocuklar gibi olmazsanız, cennete giremezsiniz” hakikatini nereye koyacağız böyle bir durum karşısında?

– Tabii o hakikat, çocuk gibi duru olmaya, onlar kadar günahsız ve temiz kalmaya bizi davet eden bir çağrıdır. Başaracak mıyız bilemiyorum Ama bildiğim, edebi duyarlılık ve çeşitlilik olarak yeryüzü eskisi gibi olmayacak. Bu topraklar, bir Ziya Osman Saba’yı, Cahit Külebi’yi

Kemalettin Tuğcu’yu yeniden görecek mi? Kuşkum var. Kültür ve sanatı dirilten o hassasiyetten gittikçe uzaklaşıyoruz. Rakamların, milyonlarca cari işlemin, metanın, maddenin boyunduruğundayız.

– Vaktinde girilemeyen çocukluk bahçesinin kapısı hayatın herhangi başka bir döneminde açılamaz mı peki?

– Sanmıyorum. Bir Kızılderili sözüydü galiba: “aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” diye. Yıkandığımız sular aktı gitti. Çocukluk ırmağı gittikçe kuruyor.

– Belki de bahsettiğimiz sıkıntılı resim artık yukarılarda da sezilmeye başlandı ki son yıllarda “çocuk” temalı küçük adımlar atılmaya çalışıyor gibi. Bunları sadece “faaliyet” kapsamında mı görüyorsunuz yoksa ciddi sonuçlar vereceğine inanıyor musunuz bu tür çalışmaların?

– Ciddi sonuçlar vereceğine pek ihtimal vermiyorum. Bu topyekûn medeniyetin reddine, alternatif bir medeniyetin kurulması ve tanzimi ile olabilir. Dünyayı yönetenler, buna ne kadar rıza gösterirler bilemiyorum.  Çocuklar artık “çocuk” değil, sadık birer tüketiciler. Bu kadar müşteriyi kim kaybetmek ister. Çocukluğu geri kazanmanın tek yolu, çocuğu tüketici konumundan sıyırmaktan geçiyor. Belki ütopik ama böyle…

– Mevzu oldukça derin ve sıkıntılı ancak bir hususta ne düşündüğünüzü de sormadan geçemeyeceğim; çocuk eğitiminde “devlet”in tavrı tam olarak ne olmalı size göre?

– Devlet aygıtı da adeta çocuktan beslenen bir organizmaya dönüştü. Müfredat biraz hafifletilmeli bence. Eğitim yeniden yapılandırılabilinir. Çocuğu, müşteri gibi görmeyen bir zihniyetin tekabülü lazım… Nasıl yaparız, nasıl ederiz pek bilmiyorum. Yani bunu tek başına yazarlar, şairler gerçekleştiremez. Bu biraz da ekonomistlerin eğileceği bir alan.

Çocukluğu yeniden yaşanılır bir dönem olarak kurgulatmalıyız.

2011 az edebiyat dergisi

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.