hakikat dediğin bir karatren

“hakikat dediğin bir karatren”

hüseyn kaya

Çocukluğunuz istasyonsuz bir şehirde ya da kasabada geçmişse hiç şüphesiz telafisi mümkün olmayan bir ziyan içindesinizdir.
Ufuklarında gemilerin süzülmediği, vapur düdüklerinin bir rüyayı böler gibi gündelik telaşların ortasına ansızın düşmediği, yolların yılan gibi kıvrım kıvrım uzayıp inceldiğini asla göremeyeceğiniz bir iklimde uzağın ne olduğunu, ancak yorgun trenlerin, yolcuların mekânı istasyonlarda yaşar, istasyonlarda hissedersiniz.
Orda trenler her daim birilerini ayırırken yerinden yârinden bir başkasını yârine anasına yetiştirme telaşındadır. Trenlerin istasyonlarda yorgun yorgun solumaları acı acı inlemeleri biraz da taşıdıkları bu ağır hasretler, ayrılıklar yüzündendir.
Bir de, uğurladığınız bir yolcunuz olmasa da, istasyona gitmişseniz bir tren vakti, gittiğiniz gibi dönmeniz mümkün değildir evinize. Her tren sol yanınızdan bir ilmeğin ucunu da usulca çözüp götürür uzak diyarlara, uzak hatıralara.

“eylül müydü albümden düşmüş sonbahar mı?”

İstasyonu olmayan şehirlerin yalnızları daha yalnızdır, kimsesizleri daha kimsesiz.
Eğer bir gece vaktinde inmişseniz trenden ya da gece gelecek bir treni bekliyorsanız gitmek için, hep aynı manzara karşılar sizi istasyonlarda.
Bekleme salonlarının artık misafir sıfatını aşmış ancak ev sahipleriyle bir türlü yıldızı barışmayan zararsız ve kimsesiz sakinleri vardır gece trene bineceklerin ya da gece yoldan dönenlerin tanıdığı bildiği. Bekleme salonlarının en loş köşelerinde kıyamet kopsa uyanmayacak kadar derin uykularla sabahlarlar, yorgunluktan mı uyurlar kasavetten mi bilinmez… Uyurken çoğunun yüzü bir bebeğin yüzü kadar mutlu ve huzurludur aslında…

hatırlar mısın narçiçeğini… son yazın yorgun kızı, ablam”

İstasyonların dış görünüşü, trenlerin vagonları, hareket saatleri ne kadar değişirse değişsin asla değişmeyen yolcular vardır bir de istasyonlarda. Tülbentli, pullu hindili, yaşmaklı ve mahcup kadınlar, ağzı dikilmiş telis torbalara, büyük çantalara dayanmış saçları iki yandan örülü küçük kızlar, yalancı meme ağzında dünyadan habersiz floresan lambalara bakan, analarının utançtan sevip havalara atamadığı, babalarının yanına yanaşıp da kucaklayamadığı talihsizliği daha o çağlarda başlayan körpecik bebekler… Yılın belli vakitlerinde, belli mevsimlerinde bir zamanlar benim de aralarına dahil olma bahtiyarlığını yaşadığım değişmeyen yolcular… Kahrı, hasreti, çaresizliği çoktan kabullenmiş, bindiği numarasız vagonda koltuk beğenmeyen, daha iyisini aramayan, yâd, yabancı demeden, insan ayırmadan yanına oturanı dost bilen yorgun, mecalsiz, hep benzer kaderleri yaşayan ve belki de bu nedenle çabucak birbirine alışan, bir türlü içinden atamadığı yol hüznünü, ayrılığı hasreti hatırlamamak için sabahlara kadar bütün dertlerini bölüşen yolcular. Ansızın başlayan dostluklar ansızın bitiverir yine bir “ara istasyon”da gece yarısı. İnenler dönüp bakmaz bile uzaklaştıkları trenin pencerelerine.
Yeni göreve başlamış memur, öğretmen, astsubay, uzman çavuş eşleri, anneleri, erkek kardeşleri… Ankara’dan Kars’a kadar her istasyonda mutlaka vardır bu türden bir yolcu. Ablamla birlikte defalarca Sarıkamış’a gittim, Sarıkamış’tan döndüm bu yolcuların da içinde bulunduğu trenlerde. Eski bir filmi, hatta TRT için hazırlanmış bir belgeseli seyreder gibi hatırlıyorum omzunda lavaşla koltuklar arasında dolaşan, yumurta lavaş, ayran satan insanları… Yolcuların ellerindeki küçük bidonlara su doldurmak için başına üşüştükleri istasyon çeşmelerini…
Sevgili yeğenlerimin belki de bu gün hatırlayamadığı çocukluk yılları trenlerden dışarıyı seyrederek, peronlarda oyunlar oynayarak, bir bulup bir yitirdiği akraba, dede, dayı, amca ortamlarına alışma çabasıyla geçti galiba. Tabii ablamın gençliği de.
Kim bilir başkaca kimler bıraktı yıllarını bu türden yolculuklara ve kimlerin gönlünde, dilinde duaya dönüştü aşrı aşrı memlekete kız vermesinler türküsü.

“bizleriz yürüyen zaman değil”

Hayat hep benzer istasyonlarla uzanıyor ömrümüz içinde. Birimizin yaşadığını on yıl sonra bir başkası yaşıyor. Hep birbirimize öykünen kaderler çiziyoruz ömrümüze ya da yalnızca bir kader var da biz üzerinden geçiyoruz sıramız geldikçe. Şimdi benim yerimi, bizim yerimizi çoktan birileri almıştır tıpkı benim birilerinin yerini aldığım gibi önceden.

“uzakta kalan bahçeler”

Çocukluğum boyunca, ne olacaksın büyüyünce, diye soranlara bir kez bile trenci olacağım, cevabını verememiş olmanın hüznünü neredeyse her istasyona gidişimde hisseder yine de belli etmemeye çalışırım yanımdakilere.
Lise yıllarına kadar hep hevesle baktım yanımdan geçen demiryolcu üniforması giymiş amcalara. Üniforma diyorum çünkü o zamanlar demiryolcu elbiseleri tam anlamıyla bir üniforma idi, şimdiki gibi alelade değildi. Polis ve subayların şapkalarından hiçbir farkı yoktu mesela şapkalarının. Ceketin iki yakasında duran kırmızı kadife üzerine takılan metal yıldızlar bir subayların apoletli omuzlarından daha güzeldi çocuk nazarımda.
Senelerce sırf ailem mutlu olsun diye, ışıltılı gözlerle doktor, polis, avukat, subay olacağım dediysem de soranlara evet aslında trenci olmaktı hayalim. Öyle tren şefi, kondüktör, istasyon şefi filan değil, küçücük bir istasyonda trenlere yeşil bayraklarla yol veren, çatısı kiremitli, pencereleri demirli, kalın duvarlı, önünde akasyalar olan bir lojmanda kendi halinde bir makasçı ya da benzerini ancak bu gün korsan filmlerinde define sandığı olarak görebileceğimiz ahşap büyükçe bir çanta içinde sefertasını, gaz ocağını, fenerini, akşamın en geç saatlerinde yahut sabahın en er vakitlerinde istasyondan evine evinden istasyona taşıyan bir gardıfren olsam yeterdi bana.
Hep dinlediğim gibi bir yük treniyle ayçiçeği tarlalarının, lahana, kavun tarlalarının arasından geçerken doğrulup bakan köylülere, tebessüm ederek el sallayacaktım vagonun bir ucundan.
Olmadım, belki olamadım. Çocuklarımı parka markete götürmek yerine istasyona götürüşüm, hep bu yarım hayallerin izini bulma, hatırlama çabasından galiba.

“kimi geceler vardır babalar uzakta eskir”

Yolun yarısına doğru yaklaştığım şu senelerde geriye dönüp baktığımda siyah beyaz hatıralar üşüşüyor zihnime… Çocukluğum belki de sırf seneler sonra böyle hatırlamam için hep siyah beyaz renklerle geçti. Televizyonlar, dolayısıyla filmler siyah beyazdı. Önlüklerimiz kara, yakalıklarımız beyazdı, tahtalarımız kara, tebeşirlerimiz beyaz, geceler, yılanlar, sevdalar karaydı ve trenler de karaydı…
Oyun alanlarının, parkların ve hafta sonu tatillerinin bulunmadığı, bilgisayar oyunlarının ve rengârenk oyuncakların henüz icat edilmediği, bir dünyada, bir erkek çocuğunun babasıyla geçirdiği vakitler hiç şüphesiz çok mühimdir, unutulmazdır.. Hele baba hep çalışıyor sabahın ilk saatlerinde gün daha yeni ışıyorken atelye borusunun sesiyle evinden çıkıp akşam geç vakitlere kadar cumartesi pazar günleri dahil çoğunlukla mesaiye kalıyor bir aylık iznini yaz aylarına denk getirip tatilini de köyde tarla işleriyle geçiriyorsa, değil onunla vakit geçirmek aynı ortamda bulunmak, onun asık suratını seyretmek, azarını işitmek bile huzur vericidir, bilen bilir…
İlk sigaramı soğuk bir tren kompartımanında içtim. Sevdadan, kederden, dostsuzluktan değildi sigarayla tanışmam. Üstelik bu ilk sigarayı veren de yakan da, içmemi isteyen de babamdı.
Beş altı yaşlarımdaydım. Köyümüzden yaklaşık on kilometre uzaklıktaki istasyona yürüyerek gelmiştik. Yorulmuştum, acıkmıştım, uykum fena gelmişti. Babamın uyumamam için sigara yakıp bana vermesi ve içmemi istemesi tüm uykumu dağıtmış, yorgunluğumu unutturmuştu…
Keyiflenip de ikinci sigarayı istediğimde babam yaptığı hatanın farkına varmış ve ancak bana kızmıştı ama olsundu. Kızarken tebessüm de ettiğini görmüştüm ya…
İlk defa adam yerine konulduğumun farkındaydım zira yol boyu babam bana hikayeler anlattıydı, türküler söylediydi. Babamla galiba ilk kez istasyon yolunda birbirimize rastladık, göz göze geldik…
İstasyon; o istasyondu ve belki de Hasan Kalabalık istasyon müdürüydü, ama ben Özdemir Asaf diyecek yaşta değildim daha.
Aynı sene bir de İstanbul’a tren yolculuğu yaptık babamla asker amcamı ziyaret için… Kompartımanın kalabalık olduğunu, uykum geldiğinde babamın koltukların üstündeki valiz bavul konulmak için yapılmış uzun metal raflardan birine yatak hazırladığını ve geceyi uyuyarak geçirdiğimi hatırlıyorum. Babamın tren sallandıkça düştü düşecek endişesiyle karşı koltukta nöbet tuttuğunu ve gece boyunca uyumadığını sonradan öğrendim. Denizi ilk kez o trenden gördüm, seyrettim… Hüzün yerine sevinci yaşadığım tek tren yolculuğu belki de o oldu…

“yaşım otuz artık yağmurum yok”

İstasyonlarda, trenlerde benden başka insanların da olduğunu fark ettiğim gün çocukluğumun süratle uzaklaştığım bir istasyondan bana el salladığını gördüm.
Hikayesi bende saklı ilk çocukluk yalanımın mumu söndüğünde, Mavi trende Sivas yolunda karanlık tüneller içinde kaldım. Ne yakarsam yakayım o günden sonra eskisi kadar ışımadı bir daha dünya.
Başımda ne deli kavak yellerinin estiğini, Ankara garında peşinden koştuğum ama yetişemediğim trenden sonra fark ettim.
On dört günlük oğlum ve annesiyle yine bir trende Samsun’a giderken geride kalan yavaş yavaş kaybolan her istasyonun ömrüm olduğunu anladım.
Biz hep istasyonlardan görmeye alışmış olsak da trenler kaderlerden de geçiyor.
Çocukluğunuz istasyonsuz bir şehirde ya da kasabada geçmişse hiç şüphesiz telafisi mümkün olmayan bir ziyan içindesinizdir.
Ben çok şükür ziyanda olanlardan değilim.

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.