emekli

hüseyin kaya

Aslında emekli olmayı hiç istememişti fakat kendisiyle emsal arkadaşları birer ikişer emekli olmuş artık iş yerinde dostu, arkadaşı kalmamıştı. Otuz beş yıl dile kolaydı. Her gün sabah altı buçukta fabrikanın sireniyle yola düşüp akşam beşte yine fabrika sireniyle evinin yolunu tutmuştu yıllar yılı. Atelye borusu derlerdi fabrikanın sabah akşam aynı saatte çalan sirenine. Sabah ezanı, iftar topu kadar aşikârdı bu ses demiryollarında çalışanlar için.

Şimdilerde ya sesi azalmıştı bu sirenin ya da duyulmaz olmuştu şehrin gürültüsünden. Siren sesi olmasa da her gün sabah ezanıyla uyanmak ve ezanların ruhunda yankılandığını bilmek yetiyordu ona. Bir de ne vakit sâlâ okunsa pencereleri açıyor pür dikkat dinliyordu sonuna kadar. Çoğunu tanıyordu sâlâ sonrası ismi okunan merhum kişilerin. Tanımasa bile salasını duyduğu her cenaze namazına iştirak etmeye çalışıyordu.

Tıpkı okul arkadaşlıkları gibiydi iş arkadaşlıkları da. Mezun olur olmaz koparılıp atılan dostluklar gibi emekli olanların da birbirlerini arayıp sorduğu nadirdi. Ömür geçse de meşakkat bitmiyordu. Kimi torununa bakıyor kimi halen bir baltaya sap olamamış kızını oğlunu bir yerlere yerleştirme endişesiyle sağa sola koşturuyordu. Hiçbir derdi kalmayan ve emekliliğin tadını çıkarma endişesinde olanlar ise ya köylerine geri dönüyor ya da şehrin kıyısında bir arazi alıp toprakla uğraşıyorlardı. Aslında onun da böyle bir hayali vardı yıllar önce. Emekli olduğunda köyüne dönecek ve harman yerine küçük bir ev yapacaktı. Çocukluğunda gençliğinde dolaştığı dağlarda yeniden dolaşacak, berrak gözelerden su içecek, yemlik madımak toplayacaktı bahar zamanı bayırdan, dağdan… Olmadı, olamadı…

Emekliydi ve yıllar yılı baş başa kalamadığı eşiyle bir apartman dairesinin üçüncü katında ömrünün kalan günlerini tamamlıyordu. Nasılsın, diyenlere; eksik günleri tamamlıyoruz, derdi. Köyünde geçen çocukluk, gençlik yıllarından sonra demiryollarında işe girmiş, çoluk çocuğa karışmış, annesini babasını ahrete uğurlamış, dört evlat yetiştirmiş, iyi ya da kötü tüm günleri geride bırakmış şimdilerde batmaya duran ömür güneşini seyrediyordu ufukta. Tüm hayatının özeti bu kadardı işte. Gün geldi, tepeye dikildi, derdi, hayattan ömürden mevzu açıldığında.

Sabah küçük bir bidonla evinin yakınındaki mahalle çeşmesinden tatlı su getiriyor, ardından belediye büfesinden ekmek alıyor, karı koca bir Köroğlu bir Ayvaz yaptıkları kahvaltıdan sonra çarşının yolunu tutuyordu. Eşi, bu durumdan şikâyetçi değildi. Kocasının dışarıda geçirdiği vakti o da evin içinde kendince uğraşlar bularak geçiriyordu. Otobüs durağı hemen kapısının önündeydi ancak yetmişe yaklaşan yaşına rağmen onun otobüse bindiği vakitler sayılıydı. Otobüs duraklarında bekleşen çocukları, gençleri anlamıyordu. Belki iş arkadaşlarından köylülerinden birine rastlayabilme ümidi ile yolları arşınlıyor gah maziyi konuşacak birilerini bulabiliyor gah bulamıyordu. Asıl amacı öğlen namazını ve ikindi namazını hiç değilse iki vakit namazı ulu camide kılmaktı. Öğlen vakti inmişse çarşıya öğleyi ve ikindiyi Ulu camide kılarak dönüyordu evine şayet ikindi vakti inmişse çarşıya akşam namazını da kılarak dönüyordu. Camii etrafında kendisi gibi vakit geçirmek için gelmiş ihtiyarların hepsinin simasını tanıyordu hemen hemen. Kimi gelininden, kimi damadından, kimi oğlundan kimi eşinden şikayetçiydi yaşlıların. O yüzden fazlaca dahil olmazdı onların sohbetlerine.

Bazen minaresini seyrediyordu camiinin bazen duvar taşlarıyla konuşuyordu. Bazen kapısına selam veriyordu bazen minberiyle mihrabıyla içten içe konuşuyordu. Yaklaşık bin yıldır burada böylece duran bu yapının kim bilir içinde kimler namaza durmuş, kimler hangi dualarla, ümitlerle avuçlarını açmışlardı sonsuzluğa.
Muhakkak namaz vaktinden bir süre önce girmeliydi camiye. Camiinin kocaman taş sütunlarından yeşile boyanmış olan sütunun yanında durmalı ve hiç değilse bir vakti orada eda etmeliydi.

O gün de öyle yaptı. Camiden en son o çıktı. İkindiye kadar oyalandı sağda solda. Camii avlusundaki mezarların başında bekledi, Fatiha okudu bir süre. Kıyıdaki köşedeki çiçekleri seyretti, kuşların zikrini dinledi. Kuş sesleri önce çocukluğunun kıyısına götürdü onu sonra gençliğinin. Hayat kısa, derlerdi de inanmazdı. Ne zaman kocamıştı, ne zaman çoluk çocuğa kavuşmuş ne vakit torun torba sahibi olmuştu. Tarlada, bostanda geçen vakitlerini düşündü. Çocuklarını hatırladı, sonra torunlarını… Doluktu, tanıdık birileriyle karşılaşmak istemedi bu haliyle. Şadırvana yöneldi, ikindi namazı için abdestini tazeledi. Henüz vakit vardı ancak yine de camiye girdi. Kuytuda bir köşede üzerinde Kur’an bulunan rahlenin önüne oturdu. Bir süre Kur’an okudu. Kur’an okumayı kendi kendine emekli olduktan sonra öğrenmişti. Bu yüzden yüksek sesle okumaya çekinir ya sessiz sessiz okurdu ya da yüksek sesle okuyanları takip ederdi.

Hangi sureyi okuduğunu, kaç sayfa okuduğunu fark etmedi bile. Camii kalabalıklaşmaya başlayınca Kur’an’ı kapadı ve her zamanki gibi yeşil sütunun yanına namazını kılmak üzre gitti ancak her zaman namaz kıldığı yerde bir başkası oturuyordu. Bir an göz göze geldi ve tebessümle göz kırptı kendi yerinde oturan ihtiyara. Bu bakışma iki namaz arasındaki bütün gamını dağıtmıştı. Namaz bitti, tesbihatını yaptı, duasını etti. Şükrün verdiği huzurla ışıdı kalbi. Farzın hemen ardından camii tenhalaşmaya başladı ancak o her zaman olduğu gibi camiden en son çıkanlar arasındaydı. Artık eve dönmeliydi. Bahçeye çıktığında içerde göz göze geldiği yanında namaz kılan adam bitiverdi birden önünde. Adamın heybetinden biraz irkilse de tebessümle kendisine doğru uzanan elinde bir aşinalık, huzur hissetti. Belki kendisiyle aynı yaştaydı ancak garip bir dirilik vardı bu adamın duruşunda, bakışlarında. Adamın, Allah kabul etsin, duasına aynı samimiyetle karşılık verdi. Elini geri çekmek istiyor, çekemiyordu, sanki konuşacağı söyleyeceği bir şeyler varmış gibi adam bırakmıyordu ihtiyarın elini. Tuttuğu elde bir ırmağın huzuru, uzak iklimlerin dinginliği vardı. Adam, yine samimi ve sevecen bir sesle; kusura bakma, dedi, hakkını helal et, galiba namaz yerini ben kaptım. Adamın cevap beklemediği belliydi bu sözleri ederken. Devam etti konuşmaya; dikkat ediyorum hep aynı yerde kılıyorsun namazını, bir sebebi var mı bunun?

İhtiyar, başını öne eğdi, göz göze gelmek istemedi nedense, elinin içindeki ele baktı… Mahcubiyetle Hızır Aleyhisselam, dedi… O sütunun adı, Hızır direğidir ve Hızır Aleyhisselam günde bir vakti bu sütunun yanında kılar muhakkak. Bize böyle söyledi büyüklerimiz, bu sebeple hiç değilse günde bir iki vakti o direğin yanında kılmaya çalışıyorum.

Adam tekrardan Allah kabul etsin, dedi. Elini usulca elinden ayırdı ihtiyarın. İhtiyar adam arkasını döndü ve evine doğru yürümek için camii bahçesinin kapısına doğru ilerledi. Camiinin dışına çıkınca geri döndü az evvel konuştuğu adamı aradı gözleri. Camide kimse kalmamıştı. Sağ elinden kalbine doğru ilerleyen bir üşüme hissiyle evinin yolunu tuttu.

sade edebiyat dergisi, sayı:3, yaz 2015

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.