zamanın kıyısında bir mekân aliağa camii

hüseyin kaya

Şehirler değişiyor durmadan, yollar, parklar, binalar değişiyor… Aşinası olduğumuz sokaklarda dahi acemiliğimiz hiç bitmiyor yaşadığımız şehirde,. Hani birazcık dolaşayım deseniz bir ikindi vakti caddelerde, sokaklarda; eskiye dair bir hasret göğüs kafesimizin altına bağdaş kurup daraltıyor içimizde bir yerleri. Fotoğraflar eski rüyaların dilsiz şahitleri, hatıralar hayal âleminde yaşanmış gibi. En az büyük şehirler kadar küçük şehirler hatta ilçeler, kasabalar dahi aynı hızla değişiyor ve siliniyor her geçen gün hafızamızdan sokaklar, mekânlar. Albümlerde dahi kalmıyor geçmiş zaman manzaraları. Çocukluğunun, gençliğinin geçtiği şehirlerle yıllar sonra dönenler hep aynı kaybolmuşluğu hissediyor yeni sokaklarda, beton binalar arasında.

Ne bir deprem yaşadı Sivas yakın zamanlarda ne de yeniden Moğol istilasına maruz kaldı ancak orta yaşı geçmiş çoğu Sivaslı için artık bu şehir de yeni ve yabancı. Çocukluğumuzu, ilk gençliğimizi yaşadığımız sokaklardan hatta okuduğumuz okullardan, önünde sıra beklediğimiz tatlı su çeşmelerinden, karanlık çökünceye kadar misket, ceviz, gazoz kapağı oynadığımız boş arsalardan, istasyon caddesinde kuş cıvıltılarıyla süslenmiş akasyalardan, mahalle aralarında kurulan pazarlardan ne bir iz kaldı ne hatıra.Şehir usul usul kaybetti hafızasını ve bizler usul usul kaybettik hatıralarımızı.

Neyse ki gözler görse de ellerin ilişmediği, ilişemediği mekânlar da var her şehirde ve ancak bu mekanlar sayesinde geride kalan yıllarımızın bir rüya olmadığına inandırıyoruz kendimizi. Camiiler, hanlar, medreseler, türbeler her şeyin berisinde, mahzun ve yorgun bakışlarla, biraz da sıranın kendilerine geleceği endişesiyle izliyorlar etraflarında yaşanan köşe kapmaca oyununu. Her şey değişse de şehirlerde; onların yeri, taşları, duruşları değişmiyor ve kendilerine aşina buldukları her çehreye aynı tebessümle açıyorlar kapılarını ardına kadar.

Şehrin tam da ortasında etrafındaki onca gürültüye telaşa rağmen suskunluğunu ve sakinliğini muhafaza eden ve belki biraz da fark edilmemek için yolların, caddelerin aşağısına aşağısında kalmış küçücük bir düşler ülkesi Aliağa Camii ve bahçesi. Eski Sivas’ı arayanlar için küçücük bir sığınak, ruha şifa arayanlar için mütevazı bir uzletgah…

Aliağa Camii; bahçesindeki yıllanmış çınar ağacıyla şehrin merkezine kurulmuş olsa da dünyanın kıyısında bir mekan… Bir zamanlar belki de şehrin her yerinden görülebilen minaresi dahi üzerine üzerine yürüyen beton yığınları arasında çoktan kaybolmuş, öz yurdunda garip kalanların halinden bir hal, duruşundan bir duruş sinmiş suretine Aliağa Camiinin. Belli etmemeye çalışsa da her hali hüzün, kubbesi melal içinde ve her taşı yorgun… Yerini yadırgayan ama halen hayata tutunmaya çalışan solgun çiçeklere, yaşadığı şehri bırakıp gitmeye çoktan niyetlenmiş ama bir türlü kök saldığı topraklardan kopamamış; yabancı, ürkek insanlara benzer biraz… Sanki bir kasaba, köy için inşa edilmiş de sonradan bulunduğu yere getirilmiş.

Ne hemen aşağısındaki Afyon Sokağına kestirmeden ulaşabilmek için pürtelâş içinde merdivenlerinden inip bahçesinden savuşup gidenlere gönül koyar Aliağa Camii ne de bahçesindeki ağacın yapraklarını yol üzerinden kopararak geçen ve kendisinden bir selamı esirgeyenlere; zira bahçesinde hal ehli üç beş ihtiyar daim keyfini sürer çınar gölgesinde sonsuzluğa uzanan su ve kuş seslerinin. Saatler yavaşlar, zaman uzar, şehir uzaklaşır, gönül cümle dertlerden azade olur Aliağa Camiinin bahçesinde ve içinde. Aliağa Camii her mevsim farklı bir güzellikle saklansa da şehrin ortasında ona en çok sonbahar yakışır. Küçücük bahçesi sarıya boyanır kocaman çınar yapraklarıyla. Güvercinler misafir olmasa da avlusuna, sarı yapraklar kanat çırpar esen her rüzgârla kah sağa, kah sola…

Sivas’a ilk defa gelen herkes medreseleri, Ulu Camiyi, Meydan Camiini ziyaret eder de beş yüz yıllık bu cami ile tanışmadan, selamlaşmadan ayrılır gider şehirden. Nasip meselesidir şüphesiz onun dinginliğine ulaşmak, sükûtunda başka âlemlere kapılar aralamak.

Şehrin onca şairine, edibine rağmen bu caminin adı ne bir şiirde geçer ne de bir hikâyede, romanda. Hâlbuki cami bahçesindeki hazirede romancı bir oğlun şair babası medfundur. Çoğu kişi tarafından bilinmese de Peyami Safa’nın babası şair İsmail Safa’nın kabri Aliağa Camii haziresindedir ve sürgün geldiği Sivas’ta sürgünlüğü başka türlü devam etmektedir. Beş yüz yıllık bir ömrün hikâyesi kazılıdır kesme taşlardan örülü duvarlarında. Hangi alınlar secdeye değmiştir, hangi gözler pişmanlıkla, ümitle yeşermiştir bu camide, hangi bedenler ebedi yolculuğa bu limandan uğurlanmıştır bilinmez.

Her geçen gün biraz daha unutkanlaşan şehrin unutmamaya çalıştığı üç beş mekandan birisi Aliağa Camii. Tenhalaşan, kaybolan, gölgede kalan, betonlar arasında sıkışan Aliağa cami değil de şehrin kendisi aslında. Çocukluğumuzdan, gençliğimizden bir iz yok artık yaşadığımız mekânlarda ve bu yüzden bütün şehirler aynı bizler için, ekmeğini yediğimiz, suyunu içtiğimiz, dağlarına bakıp içlendiğimiz, ırmaklarında çimdiğimiz şehirler uzak bir masal ülkesi…

şiar dergisi, sayı:4, ocak 2016

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.