soğan

Hüseyin KAYA
Soğan olsun mu, dedi dürüm saran çocuk. Olmasın, dedim. Olmasın… Ne olduysa işte o anda o anda oldu. Kalabalığın ve gürültünün arasında zaman önce durdu, sonra yıllar öncesine döndü.Kar diz boyu yağardı o vakitler. Sabahları elimizi attığımız dış kapının kolu elimize yapışırdı çoğu zaman. Bahçe kapılarını kürek yardımı olmadan açmak zor olurdu bazen. Donan su boruları, tüten soba boruları, ayaklarımızda kara lastik ayakkabılar ve sırtla

rımızda ağabeyimizden hatta ablamızdan kalan gocuklarla, siyah beyaz albümlerde ve yaşadığımız şehirlerin hafızasında kaldı çocukluğumuz, ilk gençliğimiz.O sabahlardan biriydi yine. Cumartesi pazarı evimize en yakın mahalle pazarıydı ve meyve sebze ihtiyacımız dahil pek çok ev ihtiyacımızı buradan temin ediyorduk. Manavın adını hayat bilgisi kitaplarında duyardık, canlı bir manav görmemiştik çoğumuz.Annem çizgili pijamaya benzeyen pazar çantasını bir elime, alınacakların listesiyle beraber ucu ucuna yetebilecek parayı da diğer elime tutuşturdu, yeşil gocuğumu giydirdi, akşamdan sobanın yanına koyduğu ayakkabılarımı da dış kapıya kadar kendisi getirdi. Uğurlar olsun, dedi.Gece kar yağmış hava biraz yumuşamıştı. Soğuk, kış, kar kimsenin umurunda değildi. Herkes işinde gücündeydi. Yol boyu soba borusu temizleyenlere, dün akşamın külünü küçük çöp kovalarıyla kapılarının önlerine çıkaranlara, bahçesindeki karı kürekle yollara atanlara baka baka pazara ulaştım. Bir elim sımsıkı pazar parasını tutuyordu cebimin içinde. Böyle havalarda pazara birkaç saat geç gelecek olsam buzlanmış meyveleri ve sebzeleri eve götürme ihtimalim vardı. Ne sabah, ne öğlen… Pazar alışverişi için en güzel vakitti.Her zaman olduğu gibi önce baştan aşağı dolaştım pazarı. Meyvenin sebzenin iyi ve uygun olduğu tezgâhları tespit ettim. Daha sonra oyalanmadan listedekileri birer ikişer almaya başladım. Önce ezilmeyecek meyve ve sebzeleri almam gerekiyordu. Ezilme ihtimali olanları en sona alıp çantanın en üstüne yerleştiriyordum. Kısa bir süre sonra pazar çantasını doldurdum. Annemin verdiği paradan bir miktar da artırmıştım. Ağır usul pazardan çıkacağım köşeye doğru ilerlemeye başladım. Gâh sağ elime alıyordum çantayı gâh sol elime. Çanta tutmayan elimi hem cebimde ısıtıyor hem de dinlendiriyordum. Evin en büyük oğlu olmak böyle bir şey olsa gerek, diye düşünmeden alamıyordum kendimi böyle durumlarda; ancak şikayetçi değildim.Tam pazardan çıkacağım köşede yaşı benden biraz daha büyük, ağabey diyebileceğim bir delikanlı düştü önüme. İki elinde boğazlarından tutulmuş kirli iki telis torba ile bata çıka ilerliyordu erimeye durmuş karlı yolda. Zayıftı ve uzun boyluydu. Şapka takmamıştı, epeyidir dışarıda olduğu kulaklarından ve boynundan belli oluyordu. O önde, ben arkada iki yüz metre kadar ilerledik. Pazarın biraz kıyısında ara sokaklardan birindeydik ve o anda oldu olan. Birden bire delikanlı elindeki torbaları aniden savurarak yol kenarında bir kar yığını üzerine sırt üstü kendini attı. Şaşırmıştım. Öylece kalakaldım. Ellerini ayaklarını çırpıyor hırıltıya benzer sesler çıkarıyordu. Pazardan aldığı ne varsa savrulmuştu iki yana. O çırpındıkça kara gömülüyor ben ise ne yapacağımı bilemeden öylece bekliyordum. Elimdeki çantayı bir kenara koydum ve gence doğru ilerledim. O sırada yoldan geçen yaşlı bir adam yetişti, yanımıza geldi. Gencin kollarını iki yana ayırdı, güçlükle zapt ediyordu. Bir yandan da kasılıp tekrar gevşeyen ayaklarına dizleriyle bastırıyordu. İhtiyar, sağ kolunu iyice tuttu yerde yatan delikanlının, sol kolunu bana uzattı. Genç, yumruklarını demir gibi sımsıkı kapamıştı. Yaşlı adam bana bakarak, yumruklarını çöz, dedi. Bunu derken kendisi de elindeki sağ elin yumruğunu çözmeye çalışıyordu fakat nafile bir çaba gibiydi bu.İçim daralmıştı. Birden bire mekan, zaman değişmiş kendimi bambaşka bir dünyada buluvermiştim sanki. Dediğini yapmaya çalıştım adamın. Gencin parmaklarını biraz gevşetiyor ancak canını yakmaktan da korkuyordum. Avucunda bir şey saklıyormuşçasına sıkıyordu parmaklarını. Geriye doğru dönmüş gözlerinin akına birkaç kez bakabildim sadece. Bağından kurtulmaya çalışan bir kurban gibi öylece çırpınıyor, çırpınıyordu. Bir süre sonra ağzından köpükler de gelmeye başladı. Ben ne olduğunu ne yapmam gerektiğini anlamaya çalışırken birkaç kişi daha geldi yanımıza. Yakındaki evlerden birinden bir kadın limon kolonyası getirdi. Bir başkası su getirdi. Başucumuzdaki sesler çoğalmıştı ancak kimsenin benim vazifemi üstlenmeye niyeti yoktu. Kadınlardan biri su içirmeye çalıştı delikanlıya lakin gencin kilitlenmiş dişleri arasında su gitmiyordu. Limon kolonyasının da bir etkisi olmamıştı.Üç beş dakika sonra yaşlı adam başımızda toplananlara; soğan getirin, dedi. Kuru soğan getirin, çabuk olun. Çok sürmedi iki tane iri kuru soğan getirdiler ve uzattılar adama. Genç biraz yorulmuş gibiydi, ağzındaki köpük git gide çoğalıyordu. İhtiyar bana bakarak, sen bırakma oğlum, dedi. Tutmaya devam et. Tamam anlamında başımı salladım. Adam gencin ayaklarını bıraktı ve sağ kolunu dizlerinin arasına aldı. Soğanı iki elinin arasında limon gibi sıkmaya ve suyunu gencin ağzına burnuna dökmeye başladı. Ne gencin durumundan bir şey anlıyordum ne de yaşlı adamın yaptığından. İhtiyar yaptığı işten gayet emindi, soğanın suyunun bittiğine kanaat getirince ikinci soğanı sıkmaya başladı gencin yüzüne. Bu defa genç öksürmeye, aksırmaya başladı. Bir iki aksırıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi doğruldu. Bir uykudan uyanmış gibiydi. Ürktüm, elini bırakıp kenara çekildim. Önce parmaklarını ovuşturdu sonra yattığı yerden doğruldu ve yerden aldığı birkaç avuç karla yüzünü, ağzını temizledi. Hiç kimsenin yüzüne bakmadı. Sebepsiz bir mahcubiyet vardı yüzünde. Kimseye teşekkür etmedi, edemedi belki de. Kalabalıktan birkaç kişinin yardımıyla dağılan meyveleri sebzeleri telis torbaya doldurdu. İyi misin yavrum, dedi bir teyze. Teyzenin yüzüne bakmadan başını salladı. Yarı ıslak hâldeki kirli torbalarının tekrar boynundan tuttu ve ardına bile bakmadan yoluna devam etti.

Kalabalık dağılınca yalnızca ihtiyar adam ve ben kaldık sokakta. Evimizin ya

kın olup olmadığını sordu, yakın, dedim. Üşüme, sen de ıslandın biraz, dedi. Kanım donmuş gibiydi. Yorulmuştum, ter içindeydim. Çantamı duvar dibinden getirdi ve elime tutuşturdu. Sara, dedi. Aklında olsun, soğan daima iyi gelir sara nöbetine. Çocuk aklımla hemen inanıverdim ve aklımın bir kenarına yazdım, zira her şey gözlerimin önünde cereyan etmişti.

İlk defa duyduğum bu hastalığın adını tekrar ede ede eve ulaştım. Annem bahçede kar kürüyordu dış kapıyı açtığımda ama aslında beni bekliyordu. Hâlimi görünce birden tedirgin oldu.

Yollar hem kar, hem su hem de buz, dedim. Düştüm, demek istedim, dudaklarım titredi gözlerim doldu, diyemedim.

Annem elimdeki çantayı aldı, diğer eliyle bana sarıldı. Hayat boyu bir daha hiç karşılaşmadığım o genç için, bütün hastalar için, yoksullar için, ıslanan elbiselerim için, hıçkıra hıçkıra, titreye titreye ağlamak istedim.

Dürüm hazır, dedi çocuk. Parasını uzattım, dürüm kalsın, dedim.

Yağmur Dergisi, Sayı: 75 Kasım – Aralık 2014

 

 

 

 

 

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.