kırk’a dair

Hüseyin KAYA

Kırk, mühimdir.

Dünya ile merhabalaşan yahut vedalaşan herkes için kırk gün sayılır önce. Kırkı çıkan bebek artık alışmıştır dünyaya, kırkı çıkan cenazenin artık alışılmıştır yokluğuna. Ayrılığın, alışmanın, başlamanın, bitirmenin sayısıdır kırk. Masallarda düğünlerin kırk gün kırk gece sürmesi şüphesiz tesadüfî değildir. Bir fincan kahvenin tam kırk yıl hatırı vardır mesela. Kırk akıllı çıkaramaz bir delinin kuyuya attığı taşı. Menkıbelerin bir kısmında karşımıza aksakallı üçler beşler yediler çıkar bir kısmında kırklar. Kırk sözün bir büyü yerine geçeceğini, kırk gün deli, denilen kimsenin delireceğini söyler eskiler.  Rüyalarımız, umutlarımız bazen kırk vakte kalmaz gerçeğe dönüşür. Alibaba kırk haramisiyle kazanır kötü şöhretini. Kırk odalı sarayları bulunan masallarda kötüler kırk katır yahut kırk satırla cezalandırılır. Aynı yastığa kırk yıl baş koymak dünya evine adım atan her çiftin duasıdır ve herkese nasip olmaz mesela. Şair, Hızırla Kırk Saat yazmışsa kitabının kapağına elbette ötelerden aldığı bir işaret vardır. Yunus söz orucunu kırk yıl boşu boşuna tutmamıştır ve boşuna kırk yıl doğru odun taşımamıştır tekkesine. Kırk hadis hıfzeden mahşer günü âlimler zümresiyle haşrolur.

Tıpkı Musa Aleyhisselam’ın Tur Dağında kırk gün kaldığı gibi Nuh Aleyhisselam gemide ve Yunus Aleyhisselam balığın karnında tamamlamıştır kırk günü.

Derviş çilehanesinden bekler kırk gün kırk gece; Aslı, Kerem’in külleri başında… Kapılar açmak, kal’alar düşürmek, gönüller fethetmek için ordular değil kırk yiğit yeterlidir aslında.   Kırk kez anlatırız derdimizi karşımızdaki kişi bizi anlamadığında. Kibrit kutularının üzerinde dahi elli, altmış değil de vasati kırk çöp yazar lakin dikkatini çekmez kimsenin.

Hülasa saymaya birden başlasak da aslında ilk öğrendiğimiz rakam kırktır.

***

Kırk saat, kırk gün, kırk ay nasıl önemliyse insan hayatında kırk yıl da önemlidir elbet. Kırklı yaşlar hem maziye hem müstakbele aynı mesafeden bakılan sıfır noktasında bir istasyondur aslında.

Dalgası asla eksik olmayan dünya sahilinde, geride bıraktığınızı düşündüğünüz izler, kumlar üzerine yazdığınız yazılar varla yok arasında karışır ebed denizine. Yürürken aslında geride hiçbir iz bırakmadığınızı anladığınız vakit, kırklı yaşların basamaklarını çıkmaya başlamışsınız demektir.

Ne kaybettiklerinizin kayıp, ne de kazandıklarınızın kazanç olmadığını bu yaşlarda anlarsınız. Çocukluk, gençlik ve orta yaş yıllarınız hep birilerinin yüzünde tebessüm, kalbinde umut çiçekleri açtırabilmek endişesiyle geride kalır. İyi bir evlat, iyi bir eş ve baba olabilme çabasıyla savrulur takvim yaprakları ardınızda. Kırklı yaşlarda ise hayat sizi kendinizle baş başa bırakmaya başlar. Hızlı akan sularda şekillenen çakıl taşları gibi alışır ruhunuz, gövdeniz zaman ırmağında sürüklenmeye.

Hiç bitmeyecek sandığınız ömür sermayesinin sayılı olduğunun farkına en çok bu yaşlarda varırsınız, hastaneler, ölüm haberleri, mezarlıklar daha çok dikkatinizi çekmeye başlar ve “eskiden” diye başlayan cümleler gayri ihtiyari sıkışıverir cümlelerinizin arasına. Hep yürümekten şikâyetçi olduğunuz hayatın yokuşu birdenbire düzlüğe dönüşür önünüzde. Dünyaya adım attığınız andan itibaren tırmandığınız dağın zirvesidir kırklı yaşlar. Oradan sonrası artık yokuş değil, iniştir. Yeni bir ülke, yeni bir dünya bekler sizi ilerleyen yaşlarda. Tıpkı gençliğe erdiğinizde çocukluğunuzdaki oyuncakların artık hükmünün kalmadığı gibi kırklı yaşlarda da daha evvel geçen hiçbir akçe geçmez. Biriktirdiğiniz sevdalar, hüzünler, ertelediğiniz her şey azığınızda yük olur yalnızca ve birer birer yol kıyısına bırakırsınız bohçanızdan çıkarıp yanınıza aldığınız her umudu, her şeyi. Elmasla kömür birdir bu yaşlarda.

Kemale ermek, biraz da güneşin artık guruba doğru yöneldiğinin farkına varmaktır aslında.

***

“Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı”

(İsmet Özel)

Dünyaya gelişini daha dün gibi hatırladığınız çocuklarınız çoktan gençliğin eşiğine varmıştır siz kırklı yaşlara ulaştığınızda ve daha dün dizleri dibinde uyuduğunuz anne babanız hayat koşusunu çoktan bitirmiş birer ihtiyardır. Arkadaşlarınız, dostlarınız daha sık telaffuz etmeye başlar saçınızdaki, sakalınızdaki beyazlığı ve aynalarda sizi her sabah başka bir yabancı karşılamaya başlar.

Kırklı yaşlar yavaş yavaş hayatın gerisinde kaldığınızı hissettiğiniz yaşlardır biraz da. Artık kimselerin dinlemediği türküler, okumadığı şiirler dolanır dilinize. Bir zamanlar heyecanla okuduğunuz kitapların kapağı, sayfaları sararmıştır. Altını çizdiğiniz satırların mürekkebi nemlenmiştir. Sevdiğiniz bütün renkleri biraz eskitmiştir güneş yahut gözlerinizin feri sönmeye başlamıştır da siz farkında değilsinizdir.

Her şeyi bırakıp gidecek bir yolcunun mahcubiyeti, çaresizliği, hüznü, ayrılık sancısı çoktan oturmuştur da içinize arada bir yutkunur, söyleyemezsiniz.

***

Nasılsınız, diye sorulduğunda tebessüm yerine hüzünlü şükürler dökülür dilinizden bu demlerde. Yaşamak biraz da yeni ağrılarla uyanmaktır her sabah…

Baharın, sonbaharın renkleri de değişir kırklı yaşlarda. Ne gökyüzü mavidir ne gül kırmızı ne papatya beyaz. Haftalar günler kadar hızlı geçer, günler saatler kadar… Dinlenmek için gölgesinde oturduğunuz ağaçlar size yorgunluğunuzu fısıldar, yaprakları sararmış çiçekler faniliğinizi.

Her gün batımında onlarca gün birden batar içinizde. Gece, karanlığını kabirden alır da sarar sanki etrafınızı. Geceleri bir hayal perdesi iner gözleriniz önüne. Keşkeler, pişmanlıklar, küçük saadetler, hüzünler geçiş töreni yapar zihninizde. Bir başkasının hikâyesini izler gibi seyredersiniz o perdede çocukluğunuzu, gençliğinizi, orta yaşlarınızı. Geride kalan mutluluklar, kederlerle kol koladır. Kendinizi yoklarsınız; yeni başlangıçlar için takatiniz yoktur, her şey bitti demek için çok erkendir… Oysa bitmiştir her şey. Artık ilk limanda inecek yolcusu sizsinizdir dünya gemisinin. Her sabah biraz daha solgun doğar güneş.

Sükûnet limanının uzaktan göründüğü yaşlardır kırklı yaşlar. O limana yaklaştıkça eşyanın, dünyanın sırı dökülür usul usul; lakin hakikatin rengine aşina değildir gözleriniz. Bir ömür peşinde koştuğunuz, uğrunda tüm sermayenizi harcadığınız her şeyin kocaman bir seraptan, hayal kırıklığından ibaret olduğu gerçeğini geç de olsa hissedersiniz bu yaşlarda. Bitiş çizgisi uzaktan görünmeye başlar, koşmakla koşmamak arasında bir endişe dolaşır ayaklarınıza her adımda

***

Yıllar yılı yolunuzu ayırmadığınız dostlarla vedalaşmaya başladığınız yaşlar da kırklı yaşlardır. Kimiyle vedalaşmaya, helalleşmeye vaktiniz bile olmaz kimi sular yükseldikçe kaybolan kayalıklar gibi kendiliğinden silinir, kaybolur gönül ufkunuzda. Artık dostlarınız yerine en az onlar kadar ağrıkesen yahut yan etkileri de olan ilaç kutularıyla arşınlarsınız yolları. Yirmi beş yaşınızda çözemediğiniz tüm problemleri bu yaşlarda çözer, anlayamadığınız her şeyi bu yaşlarda anlamaya başlarsınız. Yine de berberde önünüze dökülen saçlarınız, artık yaz mevsiminde dahi ısınmayan parmak uçlarınız hüzünlü bir ezgi gibi sızlatır içinizde bir yerleri.

Ayrılık sahnelerindeki son bakışın durağıdır kırklı yaşlar. Dönmenin imkânsız olduğunu bilirsiniz ancak fersiz gözlerinizle son bir kez bakmak, göz göze gelmek istersiniz geride bıraktıklarınızla.

Kırk, mühimdir zira ayrılığın, alışmanın, başlamanın, bitirmenin sayısıdır o.

semerkand dergisi, eylül 2014

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.