kafesten kuş uçmuş gibi

 

Hüseyin KAYA

Hayatın ve ömrün hakikati ölümle atılmış bir düğümdür çoğumuz için. Nerede ve ne zaman geleceğini bilmeyiz fakat ölüm gelir, çözülür sırrı her şeyin.

Renkler, suretler, zaman ve mekan gölgesini terk eder ve gerçek yüzüyle süzülür karşımızda. Her ölüm bütün ölümlerin, kaybettiklerimizin acısını yeniden uyandırır içimizde.

Hayat, ölümün zıddı değil yalnızca bir bölümü, sebebidir aslında. Ağır ağır ölmektir her yaşamanın tarifi ve ta en baştan göze almışızdır her şeyi bırakıp gitmeyi. Yaşadığımız her gün ömrümüzden eksilen bir parçadır ve ömrümüzün yegâne sebebi aslında ölüm evini inşa etmektir. Saat; ölüme doğru ilerler aynı yuvarlakta, takvim sayfaları ölüme doğru savrulur boşlukta. Her aşk nasıl ayrılığı da taşırsa içinde her hayat da ölümü öyle taşır içinde. Ölüm hayatın karşılığı da değildir zıddı olmadığı gibi.

Ansızın duyduğumuz bir sala ile hatırlarız dünyanın bir konaklama yeri olduğunu, dünyada bir yolcu olduğumuzu. Saatler durur, dünya durur, kalbimiz telaş denizinin sahilinde yorgundur. Üzerimize sinmiş dünyanın kokusunu duyarız birden.

Kime, ne zaman, nerede misafir olursa olsun anidir her ölüm. Hüzünden ırmaklar boşaltır üzerimize ve yıkar bizi sonsuzluğun nuru ile. Biz ölümü beklemeyiz, ölüm bekler aslında bizi.

Tüm adımlarımız ona doğrudur, tüm çırpınışlarımız ona doğru. Yaşarken hep istediğimiz yitmek, uzak diyarlara gitmek ve her şeyi terk etmek hissinin eşiğine varmaktır ölüm yine de o eşiğe varan kimseye yakıştıramayız ölümü.

***

Belki bir sabah vakti, belki gece yarısı,
Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz…

(Ziya Osman)

Belki bugün, az sonra belki yarın… Yeni bir gün ümidiyle evimizden çıktığımızda belki, belki de günün yorgunluğuyla dönerken evimize… Gökyüzünü seyrederken, maziyi yahut geleceği düşünürken, başka bir şehre üniversite okumaya giderken, hüzünlüyken, sevinçliyken, yeni bir eve taşınacakken, yeni dünyaya gelmiş çocuğumuzu seyrederken, şafak sayarken, taburcu günü beklerken, kuşlara yem atarken yahut bir durakta inerken, bir sınava hazırlanırken, buğulu bir cama yazılar yazarken, yağmuru ya da bir çiçeğin açmasını beklerken,  bir özlemin bitmesine çok az vakit kala her an her yerde gelir ölüm ve küçücük bir noktayla bitirir hikayemizi. Son kez birbirine kavuştuğunda göz kapaklarımız dünya tünelinin sonundaki ışıktır ölüm.

Uyanırız, biter dünya. Uyanırız,  bütün uykuların bittiği sabah ölüm gelmiştir kapımıza.

Öylece kalakalır; masada yarım bardak su, dolaplarda giysilerimiz, kapı önlerinde ayakkabılarımız. Yüzümüz aynalarda kalır, boşluğa düşer kollarımız.

Aldanışlarımızın özeti kalır ardımızda, yalan yaşamaklarımızın, seraplar peşinde dolaşmalarımızın anlamsızlığı. Okuduğumuz kitaplar silinir, dinlemeye, söylemeye doyamadığımız şarkılar, şiirler suskunluğa bırakır yerini. Solgun fotoğraflarda dokunduğumuz eşyalarda baktığımız aynalarda yürüdüğümüz yollarda, oturduğumuz sıralarda kalır hatıramız bizden sonrakilere.

***

En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz

Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz

(Ziya Osman)

Tıpkı hayat gibi bir nimettir ölüm aslında. Çiçekler nasıl taşırsa tohumunu gövdesinde öylece taşırız ölümü de. Haddimizi, hududumuzu bildirir, mecaz perdesini, renkli peçesini kaldırır dünyanın yüzünden, tüm hayallerimizin, umutlarımızın simini sıyırır, cümle acılarımızı, ağrılarımızı dindirir gelişiyle.

Dünya sofrası dürülüp kaldırıldığında önümüzden pişmanlıklar ve keşkeler sıradağlar gibi uzanır ardımızda.

Gördüğümüz, şahit olduğumuz her ölümün bir sözü vardır kalbimize fısıldadığı her ölümün bir hakikati. Bir trafik kazası sonrası her parçası bir köşeden toplanan cenazeler, hastane koridorlarında yastıklarda, kundaklarda taşınan minicik gövdeler, dünyaya ait tek bir kelimeyi öğrenmeden; anne, diyemeden baba, diyemeden sıcak bir ekmeği dişleriyle koparamadan kapanan camdan gözler, uzak diyarlardan, dağ başlarından bayraklara sarılarak güller içinde gönderilen gencecik şehitler konuşur kalbimizle, ruhumuzla biz farkına varmadan. Ölüm değil bu sohbettir aslında tedirgin eden bizleri.

Ağlamaktan bayıldığımız olur, uyanıp uyanıp yeniden göz seline boğulduğumuz olur… Bir fotoğraf, bir mektup,bir şiir, bir  kitabın ilk sayfasındaki üç beş kelime teselli vermek yerine kanatır ayrılığın yarasını. Biten bir oyunun hüznü dolar içimize. Herkes yerli yerindedir, bekliyordur, açılan her kapının ardında ölen yakınımız girecek sanırız. Dualar, Yasinler arasında ağıtlar gelir bağdaş kurup oturur bağrımız üzerine. Alışmak güç olsa da bir eksikle yeniden döner dünya. Yine anneler çocuklarının elinden tutar karşıya geçerken yine hızla koşar insanlar işyerlerine, evlerine… Yine bahar gelir açar çiğdemler, söğütler yeşerir, başağa durur buğdaylar. Oyunu bir süreliğine dışardan seyrettirir bize sevdiklerimizin ölümü. Ölüm kadar hazindir alışkanlıkları terk etmek, ayrılıklara alışmak. Uzanırız, ellerimiz havada kalır, uzanırız kollarımız boşluğa dolanır. Alışmaya, yaşamaya değil ölmeye gelmişizdir oysa dünyaya.

Yalnız insanoğlunun yükü değildir ecel. Cümle mahlukata da bir pay düşmüştür ayrılıktan, ölümden. Kuşların yavrusu ölür, koyunların kuzusu… Vakti geldiğinde kurur ve ölür her ağaç, çekilir damarlarından su. Kim bilir belki de çiçekleri, kelebekleri güzelleştiren, gökyüzünde yıldızları titreten şeydir ölüm korkusu.

Nefesimizin daraldığı, hastalıkların kıvrandırdığı vakitlerde, yağmurlu sabahlarda, toprağın, suyun, havanın ağırlaştığı akşamlarda, eksik bayramlarda, iftar sofralarında nefesimiz boğazımıza düğümlene düğümlene, içimize akan gözyaşlarımızla yine unutmak üzre yeniden hatırlatıyor ölüm hatırlamamız gerekeni.  

Öğreniyoruz ve her seferinde tekrar unutuyoruz ölümün öğrettiklerini, unutturuyor dünya. Mezarlıkları şehirlerin dışına taşıyoruz, pencerelerimizi sala, ezan sesini içeri almayacak olanlardan seçiyoruz. Belki de karanlıktan değil ölümden korktuğumuz için sabahlara kadar aydınlatıyoruz evimizi, sokaklarımızı, şehirlerimizi; ama bitmiyor yine de etrafımızda ölümler. Parklarda ağaçlar ölüyor, kafeste kuşlarımız, akvaryumda balıklarımız, saksılarda çiçeklerimiz… Aynada yüzümüz her sabah biraz daha ölüyor.

***

En son ölüm gelir
Yine de erken deriz…

(Mevlana İdris)

Biz ölümü ne kadar az anarsak analım ölüm bizi unutmaz. Tıpkı sevda, ayrılık, gurbet, yalnızlık gibi şiirlere, kitaplara, şarkılara siner ölümün rengi, kokusu bazen. Hayat merdivenleri dikleştikçe o şiirlerden bir mısra, kitaplardan bir sayfa, şarkılardan bir nağme muhakkak gelir otağını kurar ruhumuzun bir köşesine.

Ölüm gelir ve ödünç verilen nefesi alır ruhumuzdan, gölgemiz dahi terk eder peşimizi. Dünya kitabının son sayfasıdır ölüm, herkes için…

semerkand dergisi, 2014

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.