kalbimden geçen yolcu

hüseyin kaya


Zannedilenin aksine, hayatımızın herhangi bir noktasında hikayemize dahil olan küçücük anlar, hatalar ya da ilk zamanlar umursamadığımız, farkında olmadığımız karşılaşmalar kaderimizi, geleceğimizi belirler çoğu zaman. Aşklar, evlilikler, dostluklar, seçtiğimiz meslek, yaşadığımız mahalle, hasılı ömrümüz, kaderin ördüğü bu türden ağlarla birbirine bağlanmıştır da yıllar sonra farkına varırız bu durumun.
1992 senesinin sonbaharıydı, okullar henüz açılmıştı ve ben sınıfına küskün bir lise son sınıf öğrencisiydim Mehmet bey Güzel Konuşma ve Yazma dersimize ilk kez girdiğinde. Sınıfıma gerçekten küskündüm ve oturduğum arka sıranın yönünü duvara çevirmiştim. Bu durum Mehmet beyin de dikkatini çekmiş olmalı ki dersin sonuna doğru yanıma gelerek bir müddet benimle sohbet etti. Okulumuzdaki Edebiyat öğretmenlerinin çoğu, Haşim’in ifadesiyle edebiyatçıdan ziyade edebiyat memuruna benziyordu ama Mehmet beydeki farklılıkları daha ilk ders sezmiştim. Sezai Karakoç ve Cemil Meriç’i tanıyor olması bile onu önemsememi gerektiren bir durumdu. Ders kitabındaki metinleri okutarak, okuduğumuzu anladık mı sorularını cevaplatmak, zilin çalmasını beklemek yerine bizlere bir şeyler sezdirmeye, anlattırmaya çalışıyor, Batı edebiyatından, Rus edebiyatından bazen adını ilk kez duyduğumuz yazarlardan, şairlerden bahsediyordu. Yalnızca benim değil neredeyse tüm arkadaşlarımın dikkatini çekmişti onun bu alışık olmadığımız türden öğretmenliği, ancak iki hafta sonra Mehmet beyden bizim sınıf alındı ve onun yerine başka bir öğretmen dersimize gelmeye başladı. Okul idaresine ısrar ettiysek de bir faydası olmadı ısrarlarımızın.
Aradan birkaç hafta daha geçmiş, güz yağmurları başlamıştı. Karanlık, yağmurlu bir gündü. Okul çıkışında çarşıya inmiş, avare avare akşama kadar dolaşmıştık iki arkadaşımla. Biraz da ıslanmıştık. Tam takatimizin kesildiği ancak eve gitmeyi de göze alamadığımız bir vakitte meşhur Çerkez’in Kahvesi’nin yakınlarında bir ara sokakta karşılaştık Mehmet beyle. İçten ve sıcak bir tavırla evine, çaya davet etti bizi. Bekar olduğunu biliyorduk, evinin yakın olduğunu da öğrenince düşünmeden teklifini kabul ettik. Arkadaşlar ona karşı biraz çekingen ve önyargılı davranıyorlar, bunu da çok belli ediyorlardı ancak Mehmet beyin evini, kitaplarını gördükten sonra biraz daha ısındım ona ve kendimden de bir şeyler buldum sanırım onun dünyasında. Daha evvel derste anlattıklarıyla çelişmiyor, bilakis örtüşüyordu hayatı. Bizlere hep; okuyun, diyen; ama kendisi ders kitabından başka bir şey okumayan öğretmenlerimizden değildi en azından. Duvarlarda kurumuş yapraklar ve küçük manzara kartpostalları, masanın üzerinde kitaplar ve enstrümantal müzik kasetleri vardı. Arkadaşlar, mekânın bir cemaat evi olduğu fikrinde ısrar ettilerse de ne masadaki kitapların ve kasetlerin ne de yaptığımız sohbetin, muhabbetin o tarz bir rengi yoktu.
Dersimize girmiyor olsa da, teneffüslerde, nöbet günlerinde okulda görüşmeye devam ettik Mehmet beyle. Aramızda çok büyük bir yaş farkı yoktu ve beni anlıyor, dinliyor, yeri geldiğinde bana tavsiyelerde bulunuyordu. Onunla başlayan dostluğumun ardından çoğu kişiyle daha önceden kurulmuş gereksiz münasebetlerim kendiliğinden koptu. Lise çağlarımın boğucu karanlığından, ergen bunalımlarının çoğundan, onun kitaplarından dünyama yansıttığı aydınlık sayesinde bir süreliğine de olsa kurtuldum. Hayat o yaşlarda dert, sıkıntı olmaktan çıkıp, keşfedilecek bir yolculuğa dönüştü. Eşyaya dünyaya ve kendime yeniden bakmayı öğrendim. Her soruna bir çözümü, her ağuya bir panzehiri mutlaka vardı. Daraldıkça, sıkıldıkça, boğuldukça yanında buldum kendimi. Hesse, Gide, Exupery, Tolstoy, Tagore, Rilke, Goethe, Andersen ve diğerleri… Hepsini onun sayesinde okudum ve sevdim. Sivas’taki kitapçılarda bir ömür arasam bulamayacağım pek çok kitabı ya tatil dönüşlerinde kendisi getirdi ya da bir vesile ile temin etti. Altı çizili satırlar, küçük kâğıtlara alınan notlar ve okudukça aydınlanan, ışıldayan sayfalarla bitirdim liseyi.
İlk dergi tecrübelerim diyebileceğim, Mehmet beyle öğrenci yazılarından seçerek oluşturduğumuz, Çiçek Ülkesi Yazıları ve Öylesine isimli iki güzel fanzin de yine o yıllara ait bir hatıra defteri gibi halen durur kitaplarımın arasında.
Mehmet beyin öğretmenliği, dostluğu, ağabeyliği hiçbir zaman okul ile başlayıp bitecek türden olmadı.
Liseden sonra, kısa süreli de olsa, ilk ben ayrıldım Sivas’tan üniversite okumak için sonra ben döndüm ancak bu kez de o tayin isteyerek Eskişehir’e gitti. Lakin benim dünyamdan hiçbir zaman ayrılmadı, uzaklaşmadı.
Yıllar geçti, kazandığım üniversiteden, seçtiğim mesleğe kadar hep yanımda oldu. Hatta evleneceğim vakit, kız isteme işini de ona havale etmiştim ve bir telefonla işi bağlamıştı.
Ben hep ona; hocam, diye hitap etsem de, o; yıllardır bir ağabey, dost, aile dostu kadar yakın oldu bana.
Yıllar sonra fark ettim ki yalnızca bana karşı değil tüm öğrencilerine karşı aynı yakınlığı, dostluğu göstermişti o ve kendisini tanıyan herkesin gönlünde yeri vardı.
Adımını attığı toprağı yeşerten, gittiği şehri süsleyen bir yolcuydu o; ama çoğu onu sadece öğretmen zannetti.
Evimin bir odası kitaplarla dolu, diğer odalarda çocuklarım var… Yolun yarısına geldi dayandı ömrüm ama ben halen onun tavsiye ettiği kitapları tavsiye ediyor, onun yazdırdığı konuları yazdırıyorum çocuklara ve onun bize gösterdiği ilgiyi, samimiyeti göstermeye çalışıyorum. Sınıftan içeri girdiğimde rolüme kendimi kaptırmıyorum, kendim oluyorum, olmaya çalışıyorum. Öğrencilerimle birlikte düşünüyor, okuyor, sorguluyorum. Bazen gençler teneffüslerde, ders bitimlerinde; siz çok farklısınız, ben de sizin gibi bir öğretmen olacağım, diyorlar. O zaman onların ışıltılı gözlerinde kendi gençliğimi görüp mutlu oluyorum ve biliyorum ki zannedilenin aksine, hayatımızın herhangi bir noktasında hikayemize dahil olan küçücük anlar, hatalar ya da ilk zamanlar umursamadığımız, farkında olmadığımız karşılaşmalar kaderimizi, geleceğimizi belirler çoğu zaman.

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.