beni beklemeyin o bir hevesti..

“beni beklemeyin o bir hevesti”

Bu şehrin tüm kitapçı ve ‘eski’ kitapçılarına.

hüseyin kaya

Bir Sivaslıyı şehrinin dışında tanımanın binbir yolu vardır elbet. Aslına bakarsanız tanımaya çalışmanıza da gerek kalmaz çoğu zaman, zira o; memleketi dışında pek de hoş karşılanamayacak tavırları ile her ortamda takdire şayan bir beceriyi kullanarak kendisini ele vermeyi başarır.

Eğer Sivaslı iseniz ancak bir başka şehre vardığınızda belki uzun uzun çalan korna seslerinin uyandırmasıyla ya da kaldırım taşları üzerinde hayatında ilk kez şehir yollarına adım atmak zorunda kalan bir atın yaşadığı tedirginliği hissederek ürkek adımlarla yürümeye başladığınızda anlarsınız aslında sizin şehrinizde değil de şehrinizin sizin içinizde yaşadığını. Bazen birilerine adres sormak, alışveriş yapmak dilinizin dönmediği bir rüyada olduğunuz hissine dahi kapılmanıza neden olabilir.

Zahirde görünmese de her şehrin kendi efradı için biçtiği bir libası vardır ve insanını yontar her şehir. Onca içli gurbet, hasret türküsünü yaktıran, babanın acı sözünü bal, köyünün dikenini gül eden galiba hep bu gayri ihtiyari üzerimize aldığımız libasa olan sadakatimiz ve onu kaybetmeye olan korkumuzdan kaynaklanıyor.

Bizim memleketin insanını şehir dışında, caddede, sokakta, parkta teşhis etmiş olmak elbette bir büyük meziyet sayılmamalıdır zira hayatınız boyunca bir Sivaslıya rastlamamış olsanız dahi en azından bir kere “Sivaslı mısın Hemşerim?” başlığının altındaki satırları okumuş olma ihtimaliniz pek yüksektir.

Hakkında yazılmış, söylenmiş onca kelama rağmen unutulmuş, belki kahırdan belki de vakardan hal-i pürmelali kaynaklara, tarihe düşülmemiş bir Sivaslı tipi daha vardır ki onu ancak uzak şehirlerin kitabevleri, sahafları ve bu mekânların sürekli müşterileri tanıyabilir. Zira o kendisini yalnızca bu tür mekânlarda ele verir.

“Zülf-i Leyla’dır çeken Mecnun’u sahradan yana”

Yazın en kavurucu sıcaklarının yaşandığı bir vakitte, bir elinde yolculuk çantası, diğer elinde poşetler ile ceketi ya da montu kolunun üzerine dürülü, on dakikada bir saatine bakan şaşkın, telaşlı ve mahcup, pek belli etmemeye çalışsa da kendisini kırk haraminin mağarasına düşmüş Ali Baba gibi mesrur hisseden bir zat, olsa olsa her yanıyla çoraklaşmaya devam eden şu fakir memleketimin aziz bir kitap okuyucusudur. Eğer sahaf yahut kitabevi sahibi iseniz ve bu evsafta birinin dükkânınız kapısında belirdiğini görürseniz ona ne aradığını sormayın, yardımcı olmak da istemeyin zira ona orada yapılabilecek en büyük yardım onu kendi haline bırakmaktır. Onun için bu acıklı bir ayinin, ibadetin yegâne mekânı sizin dükkânınızdır. Senelerce evladına hasret yaşamış bir baba gibi önce uzun uzun seyreder kitaplarla dolu rafları. Bir o yana, bir bu yana gider gelir defalarca. Yeni yürümeye başlayan bir çocuk nasıl evin her köşesine kendi ayaklarıyla gitmenin, umulmadık yerlere tırmanmaya çalışmanın heyecanını duyarsa tüm benliğinde; raflar arasında kaybolurken, en yukarıdaki kitaplara ayaklarının ucunda uzanırken, çömelerek en alttaki tozlu kitapları çıkarıp sayfalarını çevirirken, bazen yanlışlıkla ismi üzerinde yazılı olmayan bir kitabı birkaç kere yerinden çıkarıp tekrar yerleştirirken aynı hissiyatı duyar ve yaşar bizim şehrin okuyucusu. Hani az vakit sonra otobüse yahut trene yetişmek zorunda olmasa ne açlık gelir aklına ne susuzluk, sabaha kadar kalır o rafların önünde. Kitapları alırken fiyatına dahi bakmaz çoğunun, önceleri eline desteler seçtiği kitapları, eline artık sığmaz olunca masanın kenarına taşır durur birer birer raflardan indirdiği kitapları şüpheli bakışlar arasında. Evinde aynı kitaptan olduğu halde farklı bir baskısına para vermekten, onca yol o kitaba hamallık etmekten çekinmez, aklına dahi gelmez bu türlü şeyler. Bir sonraki yolculuğuna kadar yetecek kitap almayı da ihmal etmez; adını duyduğu duymadığı, yalnızca yayınevine güvendiği, orijinal bulduğu, hatırası var dediği onlarca kitabı taşır durur uzaklara..

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.