naklettiğim senin kıssan

“naklettiğim senin kıssan”

 

hüseyin kaya

 

“Humlar şikeste cam tehi yok vücûd-ı mey

 

Ettin esir-i kahve bizi hey zamâne hey”

 

Sani

Şiiri tanımlamaya çalışan, şiirden bahsederek onu belirli bir anlayış ve mantık çerçevesi içine almaya çalışan cümle metinlere kuşkuyla yaklaşmanın gereğine inanırım. Şiirin batınıyetine olan inancımdır bu şüphenin asıl nedeni. Evet, şiir tamamen değilse bile büyük oranda şairin kendisi ile ilgili bir durum, şairin, şiirden başka bir dille kurtulamadığı, söyleyemediği bir halettir ve ilk haliyle aslında kısmi bir mahremiyeti de arz etmelidir. Bu bakımdan “şiir”den bahsetmek yerine “şair”den ve şair hallerinden bahsetmek daha yerinde bir yaklaşım olacaktır kanaatindeyim.

“onlar ki kelama can verirler”

Hasan Ali Yücel: “Şair herkese benzemeyen ve benzemekten kaçan adamdır” der. Şair şiirle olan ünsiyeti ve bu ünsiyetin devamı için mutlaka kendini sıradanlıktan sakınmak zorundadır. Zira sanatkârın sanatını kıymetlendiren unsur sanatkârın kendisi ve hayata karşı duruşudur. Sayısı yirmiye yaklaşan Leyla vü Mecnun şairi içerisinde yalnızca birkaçının zihinlerde kalması, biraz bu yüzden olsa gerektir. Şair şiirinin, yani sözünün arkasında durmadığı andan itibaren sıradan bir hayat sergilemeye ve bunun yanında şiirini de değerden düşürmeye başlar. Şairin dünyadaki farklı duruşu ukalalık, kibir yahut başka ruhi dengesizliklerden ziyade hayatı anlamlandırma ve hakikate erişme noktasındaki nev-i şahsına münhasır izlediği yoldur. Şair hakikat karşısına başkalarının kıyafetlerine bürünmeden, başkalarının geldiği yollardan geçmeyerek varan kişidir.

Gerek bizde gerek diğer doğu toplumlarında şair başlangıçtan beri halk içinde saygınlığı olan bir kimliğin sahibidir. Büyü, din ve felsefe ile iç içedir şiir ve şair her zaman. Şiir ve şairin bu üçlüye yakın olmasının nedeni şiirin varoluşundaki metafiziktir aslında.

Şairin sıradan insandan en büyük farkı ona şiirini söyleten cezbe halidir. Cezbesiz gelen metnin şiirliği ve cezbesiz şairin şairliği tartışılabilir; ancak şair kendinden olanı söylemediği oranda büyütür şiirini, kendinden büyük sözler söylediği ve sonra onunla iman ettiği oranda yüceleşir. Geçmişte -biz dahil- bütün milletlerde şairi farklı ve üstün kılan onu tanımlamalardan uzakta tutan şey aslında bu izahı zor cezbe durumudur. Kimilerine göre sara benzeri bir hastalık kimilerine göre ise cinlerle kurulan bir münasebet olarak algılanan cezbe hali İslam’dan sonra kişiye mahsus bir vahye de benzetilmeye başlanıldı ki üç tespit de neticede şiire ve şaire en farklı yaklaşımı sergilemekte ve şiirin elde olmayan bir sıkıntı mahsulü olduğu gerçeğine bizi götürmektedir. Bu haletin kaba tarifi ve adı “ilham”dır. İlhamın niteliği ve gelişi nasıl olursa olsun şiirde mutlak değerlerden birisi olduğu ve ilhamsız şiir söylemenin pek muteber olmadığı da kabul edilmesi gereken bir hakikattir. Yani ilham ister çalışmalar neticesi oluşan bir ahengin şairde yansıması olsun ister tamamen şairin istemi dışında maruz kaldığı bir hal olsun, her iki durumda da önemli olan ilhamın şiirde şart olduğu hakikatidir. Aslında şiirin yeryüzüyle tek münasebeti bu aşamada “dil”dir. Şairin şiirin oluşumu esnasında yeryüzü ile yegâne irtibatı yer ile gök arasında uçuşan kelimelerdir.

İlhamın geliş yahut oluşturulma süreci şairin sıradan insan vasıflarında mutlaka bazı tahrişe yahut değişikliklere neden olur. Şairin unutkanlığını, alınganlığını, zamansız ters davranışlarını ve buna benzer tavırlarını şiire, ilhama bağlamak zorundayız. Belki de bunlardır şairi diğer insanlardan hayat noktasında aykırı ve farklı tutan şeylerdir; ancak bundan ötesi yapay ve şahsi hastalık halleridir.

kaybolan şair, yaşayan müteşair

“Şair” den ve “şiir”den şikayet her dönemde vardı galiba. Bu şikayet, şiire layık görülen yüce makamdan da kaynaklanabilir, şiirin sınırlarının olmayışından da. Zamane şairlerinden şikayet denildiğinde ilk akla gelen beyit Muallim Naci’nindir.

“Erbab-ı teşaür çoğalıp şair azaldı

Yok öyle değil şairin ancak adı kaldı” diyerek o dönemdeki sıkıntıyı şairane bir tarzda dile getiren şair bir gün “müteşair” kelimesinin de tarihe karışacağından muhakkak habersizdir. Eskiden yalnızca şair ve müteşair vardı. “Şair” tek başına bir çok şey ifade ediyordu. “Müteşair” de şair geçinenlere verilen isimdi ki; bu kelime yetiyordu gereken durumu tabir için. Günümüzde “müteşair” kelimesi tamamen kullanımdan düştü zira; “müteşair” şair oldu artık. Şair ile müteşairin tek farkı şiir ve saf şiir yahut gerçek şiir ayrımında kaldı. “Müteşair”lerin ürettiği “taşarşur”dan ayrı tutabilmek için zamane münekkitleri “şiir”e “gerçek şiir”, “saf şiir” gibi sıfatlar eklemek zorunda kaldılar. Merhum Tarık Buğra “Nazım Hikmet’e, Orhan Veli’ye karşı çıkacak gücüm yok” derken belki de en fazla şiirin ve münekkidin düştüğü bu duruma isyan etmekteydi. Artık “şair” müteşairin yerini aldığına göre neye ve kime itiraz edebilirdiniz ki…

“Yeni eş’arda mânâ diye külfet yoktur” mısrasıyla yeni şiirden yakınan Şair Eşref de işaret ettiği şiirin, kendi zamanından ziyade, günümüz şiirini tarif ettiğinin farkında değildir muhakkak.

Belki de çare şuaranın müteşaire verdiği hükmü fiiliyata geçirmektir:

Sirkat-i şi’r edene kat’-ı zebân lazımdır

 

Böyledir şer-i belagatda fetva-yı sühan

 

Seyyid Vehbî

“dün mektebe vardı bu gün üstad olayım der”

Yahya Kemal ve Tanpınar hayatta iken şiir kitabı neşretmeyen iki güzide şairimiz… Kitap neşretmemeleri kasdi bir tavır mıydı bilinmez; lakin genç şairler için iyi birer misal teşkil ediyor her iki şairimiz de bu duruşlarıyla. Her ne kadar Cemal Süreya “kırk yaşından sonra peygamber olunur ama şair olunmaz” buyurmuş ise de, üstatlıkta Cemal Süreya ile mukayesesi dahi kabul görmeyecek bir has üstad bana “kırk yaşına kadar beklet şiirlerini, eğer hâlâ yazdıklarının şiir olduğunu düşünüyorsan neşretmeye başla” gibi bir nasihatte bulunmuştu. Şiir-vahiy, şair-peygamber mukayesesi şuara tarafından sık sık yapılmasına rağmen bu “kırk yaş” ayrıntısı nedense hep şairler tarafından ihmal edilir. Acelecilik ve fütursuzluk gençliğin, genç şuaranın en büyük kusuru. Geçenlerde yeni şiir kitabı çıkmış bir arkadaşımızın büyük şairlerimizden birinin ismini zikrederek “onu şiir sayfasından sileceğim” gibi laflar ettiği dedikodusu ulaştı kulağıma. Daha bu sözü duyar duymaz “eski kasa şahin”lerin yahut “Hacı Murat”ların genellikle arka camlarına veya tamponlarına yapıştırılan, Türk insanının mizah anlayışı ile hayal gücünün ortak çalışması, o güzel cümleyi hatırlayıverdim: “Tek rakbim THY…“ Arkadaşımızın kitabını görmemiştim henüz bu cümle zihnimde canlandığında; ancak kitabı görünce keşke dedim şöyle arka kapakta bir yere basılsa idi bu cümle… “Hırsın sebeb-i hasaret olduğunu” en iyi sanatkarlar bilir oysa.

dergilerde can çekişen şiir

“Masamdan, garsonun tak diye bıraktığı/fincanı terk edip yükseliyor kahvenin kokusu”

“…yukarısından suları tutuluyor ceyhanın/Bu kızıl kayanın arkasında titreyen/kızlarını arıyor,/çalıları, tomrukları ve/akan bir oğlanı çekiyor yabani herifler/Yabani herifler”

“ve genç kızlar yaslayıp/Tomurcuklanan iri/Adakağacına göğüslerini/Meyvenin köklerinden dal uçlarına/kokulu süt özünü çağırışı gibi/çağırıyorlar annelik hazırlıklarını”

Odamda en yakınımdaki rafa uzanarak aldığım -ismi lazım değil- bir dergimizde yine ismini vermek istemediğim şairlere ait farklı şiirlerden ilk gözüme takılanları bölüm bütünlüğüne bağlı kalarak olduğu gibi aldım yukarıya. Dergideki şairleri ve dahi şiirlerin bölümlerini özellikle seçmiş çıkarmış değilim. Bu mısralara bir edebiyat dergisinde değil de yeni şiir yazmaya başlamış bir lise talebesinin şiir defterinde rastlamış olsaydınız “çocuğun şiirinin geleceği” hakkında neler söylerdiniz?

İşin asıl kötü yanı başka bir dergiyi almış olsaydım da durum değişmeyecekti. “Sebepsiz şiir” günümüz şiirini en iyi tarif eden tamlama.

Bir de şiir yıllıkları var tabii… “Körler ile sağırlar” mantığını bir türlü aşamayan, hâlâ Nazım’ın dünyanın en büyük şairi olduğunu iddia edip, sırtını kapitalist kurumlara yaslayarak Bolşevik romantizmini döndürüp dolaştırıp pazara yeniden sunan tuhaf şiir yıllıkları. Bizimkilerin “objektif olma” teraneleri ile hazırladıkları bütün yalaka antolojilere rağmen bu yıl da isimlerine rastlayamadık “karşı kıyı”nın yıllıklarında.

“şiir kontrol hapları”

“Perhiz” şairin ve şiirin sıhhati için malum vakıadan beri hemen her genç şaire edilen nasihatlerin başında gelir. Lakin onca tavsiyeye rağmen genç şuaranın “perhiz”i veya Necatigil’in tabiriyle “şiir kontrol hapları”nı pek de umursamadığı aşikâr.

Bir şair bir şiiri dergide neşredilmeye layık gördüğü ve neşrettiği halde neden kitabında yer vermez aynı şiire? Derginin okuyanı kitaba göre elbette ki daha fazladır; yani şair niçin seçer dergilerden şiirlerini? Düzeltilmek değiştirilmek yerine niçin bir şiir komple kabullenilmez şairi tarafından? Yayımlanan her yeni kitapta aynı manzara ile karşılaşıyoruz, genç şairler galiba şiirlerinden ziyade “meşk”lerini yayımlamaktalar dergilerde. Yani en iyi niyetli bakışla; ileride kendilerinin dahi başına bela olan “şiir düşükleri”ni okuyucuya sunmakta şair adaylarımız, şairlerimiz.

Genç şuaranın en sık sergilediği davranışlardan birisi de aynı şiiri üç beş dergide birden neşretmek. Bunun yanı sıra, şiir dolu bir dosyayı, bırakın abone almayı, satın almaya bile tenezzül etmediği dergilere yollayarak şiirinin yayımlandığından haberdar olmayan şair tipi de günümüze mahsus galiba. Misalleri daha da çoğaltmak elbette mümkün…

suç amerika’nın mı?

Şiirin ve şairin bugünkü durumuna bahaneler bulmak oldukça kolay. Zahirdeki en bariz olumsuzluktan başlayarak, modernizme, teknolojiye, şehirleşmeye, hatta Amerika’ya kabahat bulabiliriz.

Oysa zamanımız, vazifesiyle memur bir şair için eski zamanlardan ne daha kötüdür ne de iyi. “Zamane”den ve “zaman”dan şikâyet birçok sanatkârın içine düştüğü “fetret” karşısında dile getirdiği yegâne şikâyet. Sanatın ve sanatkârın teknolojiye mağlup düştüğü, sanatın değerinin kalmadığı gibi şikâyetler, neyin ve kimin sanatını ürettiği meçhul yeni yetmeler tarafından bile her fırsatta dile getirilmekte.

Kabahati içinde yaşanan asra bularak bütün olumsuzlukları meşru hale getirebilir, bütün mesuliyeti sırtınızdan atabilirsiniz. Ancak asrı bu hale getiren yegâne unsurun insan olduğu hakikatini nasıl göz ardı edebilirsiniz?

“Kabahat” ağır kelime ancak “vebal”in en büyüğü biraz da büyüklerde, büyük şairlerimizde galiba. Rüştünü ispat edebilmiş bir şairin genç bir şair adayı hakkında olumlu yahut olumsuz bir yazısına dahi rastlamış değilim. Belki nadir de olsa vardır bu türden yazılar ancak görünen o ki “usta-çırak” münasebeti ve muhabbeti çoktan silinip gitti bu âlemden. Ne ustalar “usta” edasında ne de gençlerde “çırak” mülayimliği ve tevazuu var. Bu yüzden belirsiz ve sisli şiire ait her şey.

Her yıl onlarca şiir kitabı yayımlanıyor, bir o kadar şiir ödülü dağıtılıyor, dergilerde yüzlerce şiir yayımlanıyor; ama üstad-ı azamlarımız fildişi kulelerinden lütfedip aşağıya bakmamakta ısrarlı görünüyorlar. Bir kısım şuaranın ise hayatta olup olmadığından bile insan ister istemez şüphe duyuyor zaman zaman. “Şair” unvanına layık olabilmek için kendisine şizofren edaları veren, yapay bunalımlarıyla türlü alışkanlıklar edinen, inançta sarsıntılar yaşayan ve nihayet intihar dahi edebilen cümle gençlerin vebali biraz da sizin sırtınızdadır ey şuara.

Hamiş: Hilmi Yavuz’un “Can Yayınları” adına da olsa birkaç gençle ilgilenmesi ve İsmet Özel’in “S.Çobanoğlu’na yaptığı göndermeyi iki istisnai durum olarak görmek gerektiği kanaatindeyim.

“Şiir” kelimesine Türkçe sözlüklerde birinci mana olarak “bilme, tanıma, kavrama, anlama ve idrak” karşılıkları verilir. Şiir kelimesinin kökü olan “şe-‘a-ra”, yalın haliyle Arapça “bilmek, sezmek, bilincinde olmak, hissetmek, algılamak gibi anlamlara gelir. Şiirin Yunanca karşılığı “poeia” ise “kurmak” manasındadır. Şarkın ve garbın bu iki farklı yaklaşımına rağmen “şair” Araplarda da, Yunanlılarda da “sanatkâr”dır. Bizde “şarklı” anlayış dahilinde gelişen şiir, günümüzde daha ziyade “kurmaca” ya doğru bir yön belirlemiş görünmekte kendisine. İlhamın mahiyeti ne olursa olsun veya nasıl yazılırsa yazılsın “şiir” sanat olarak addedildiği sürece kıymetdar bir hayat sürecektir. Umulur ki şair sergilediği şiire düşman etvar ile kendisini “sanatkâr” sıfatının dışına sürüklemesin.

tamam-ı sühan

Şairin halkın arasından çıkarak saraylarda itibar görmeye başladığı, şiirin kıymetlenerek padişahlar, şeyhülislamlar tarafından bile hürmete layık hale geldiği yıllarda başladı galiba “şair”e ait sıkıntılar. Bu dönemde şair Araplarda ve Yunanlarda Bir dönem şark şairine kafa tutan şuara bir süre sonra birbiriyle cebelleşmeye başladı ve böylelikle aslında şiirdeki tabiiliği, ferdiliği ve batınıliği daha az önemser hale geldi. Şiirdeki bu merkezi kayma üzerine bina edilen yeni şiir ve şair anlayışı şiirin ve şairin günümüzdeki portresini hazırladı. Şiir ve şair adına, edebiyat adına yapılan cümle teşebbüsler, oluşturulan edebi cereyanlar sadece şairin asli vazifesinden biraz daha uzaklaşmasını sağladı.

Şair nerede ve yazılıp çizilen bunca kelamdan hangileri şiir? Cümle suallerin cevabı yüz yıl sonramızda saklı galiba. Hermann Hesse; “kimsenin tanımadığı, kitabı yayımlanmamış, gerçek şairler”den bahseder ve “onlar için ıssız bir dağ başında yeşil bir ot tanesi vahye dönüşür” der, bir denemesinde. Kim bilir belki de “küçük şair”lerin ya da şairliği “küçük şeyler”de bulanların ismi kalacak günümüzden geriye.

“Bakalım ayine-i devrân ne suret gösterür”

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.