hayatımızın sessiz şahitleri fotoğraflar

hüseyin kaya

Nerede, ne zaman çekilmiş olursa olsun her fotoğraf maziden geleceğe gönderilmiş küçük bir hediyedir. Bu yüzden diğer tüm kıymetli hediyeler gibi sandıklarda saklanır, duvarlarda sergilenir. Dededen kalma elyazması bir kitap, babadan kalma bir gümüş hançer, çeyiz vaktinden kalma kenarları oyalı bir tülbent ne ise eski bir fotoğraf da odur ve eski fotoğraflar bu yüzden daima onlarla aynı mekânlarda bulunur. Ayrılıklar, sevdalar, hasretler, yalnızlıklar, hastalıklar, ölümler… hasılı bütün hayatımızın kare kare özetidir ardımızda bıraktığımız fotoğraflar. Bir zamana, yere, aileye ait olduğumuzu, bir zamandan, yerden, aileden yolumuzun geçtiğini hatırlamak belki biraz da ispat etmek isteriz küçücük karelerle.  Konuşamasalar da daima fısıldarlar bize geriye dönüşün olmadığını, olamayacağını. O gülüşlerin, o yüzlerin, eşyaların, binaların, sokakların, yolların artık olmadığını bilmek acıtır içimizde bir yerleri. Zaman ırmağının soğukluğu üşütür, dünyanın uğultusu dolar kulaklarınıza.

Bizimle beraber dolaşır fotoğraflarımız da ev ev, şehir şehir. Bizimle beraber giden mevsimi uğurlar, gelen mevsimi karşılarlar. Onlar da sayarlar takvimlerden düşen yaprakları. Göremezler, duyamazlar, üşümezler ancak onlar da sevmez karanlığı, soğuğu, yalnızlığı. Onların da zalimi, mazlumu; yufka yüreklisi, çile çekmişi vardır. Okunur yüzlerinden kaderleri, kederleri… Okunur yüzlerinden terk edilmiş şehirlerin, kaybolmuş sokakların, yıkılmış binaların, yarım kalmış sevdaların hazin hikâyeleri.

 

 ***

ölümü hatırlatan ne var bu resimde?

oysa hayattayız hepimiz.

(Melih Cevdet)

Kimi siyah beyaz, kimi yeşile, kahverengiye çalan renklerde… Bazıları sonradan renklendirilecek kadar önemli… Ya okulun son günü tüm arkadaşlarınızla çekilmiş bir fotoğrafta, mahcup onlarca bakışın arasında karşılaşırsınız kendi yüzünüzle yahut eski bir aile fotoğrafının içinde. Kimlerle göz göze geleceğinizi bilmeden, hangi uzak iklimlere, zamanlara ulaşacağını düşünmeden ya bir ayrılığın ilk gününde terminal önünde ya kasvetli bir hastane koğuşunda öylesine durmuş, bakmışsınızdır sizi resmeden makineye. Evin ilk çocuğu iseniz sizin de mutlaka vardır bir fotoğrafınız minicik ellerinize verilmiş plastik çiçeklerle. Kimi yıllarca dolaşmıştır cebinizde, küçük defterinizin içinde kimi solmuş, eskimiştir misafir odalarında ayna, vitrin kenarlarında.

Zamanla değil seyredildikçe sararır fotoğraflar, seyredildikçe birer ikişer azalır karelerdeki yüzler. Önünde durulan tüm fotoğraflar hayal ve hatıra ülkesinin küçücük kapılarıdır aslında. Tıpkı kapıların önündeki yollar gibi ardındaki yollar da aynı faniliğin kıyısına götürür terk eder sizi. Uzak dağlara, bulutlara yahut eğip başınızı toprağa bakmak gibidir eski fotoğraflara bakmak.

Tıpkı kullandığımız eşyalar, teneffüs ettiğimiz hava, üzerimizden geçen bulutlar gibi ömrümüzü nasıl tükettiğimizin, hayatımızı nasıl yaşadığımızın şahididir fotoğraflar, isteseler de yalan söyleyemezler. Çabucak geçiveren çocukluğumuzun, bitmeyeceğini sandığımız gençliğimizin bir rüya olmadığına onlar sayesinde kanar, inanırız en çok. Tıpkı umutları, mutlulukları, sevinçleri anlattıkları gibi bırakıp gidenleri, gidip dönmeyenleri, tükenen ümitleri, kaybolan hayalleri de fısıldarlar kendilerine yaklaşanlara. Canlı değildirler belki fakat hepsi de bir canın aslından kopmuş parçasıdır.

Yakılamayan, yırtılamayan fakat açıp yüzüne de bakılamayan, arkası yazılı, uçları kırık fotoğraflarınız da vardır albümlere girmeden defter, kitap aralarında ölüm kalım mücadelesi vermiş. Bazılarının yalnızca yarısı kalmıştır dünyada, bazıları hasrettir kendisinden kesilmiş koparılmış uzaklardaki yarısına. Bu tür fotoğraflar hep yüksek sesle söyler söyleyeceğini biraz da can acısıyla. En beklenmedik vakitlerde düşüverirler ayaklarınızın ucuna.

Aslında her fotoğraf albümü sessizliğin ortasına bırakılmış ve orada unutulmuş bir hikâyedir, romandır okurunu bekleyen. Her hatırlanışında yeniden yazılır, okunur uzun uzun.  İster tanıdık olsun ister yabancı; her yüz, her bakış kendi hikâyesine çağırır kendisini seyredeni. Denize şişeler içinde bırakılan mektuplar gibi terk edildiği günden itibaren kendisini bulacak, okuyacak birilerini arar durur her fotoğraf uzak ülkelerin karanlık denizlerinde.

Ölmüş zamanların sessiz eskiyen mumyalarıdır fotoğraflar. Hem kaybetmekten korkarız o fotoğraftaki anları hem de o anların yeniden can bulacağına, tekrar yaşanacağına dair ümitler büyütürüz içimizde. Yenisi yoktur hiçbir fotoğrafın ve tüm fotoğraflarımız eskidir bu yüzden. Hatıralar çağıran bir şarkı, yaralara dökülen bir avuç tuzdur eski fotoğraflar.

Albümlerin sayfalarından, duvarlardaki çerçevelerin ardından daima bir sonbahar hüznü ve soğukluğu dolar ruhumuza çünkü fotoğraflar dökülen yapraklarıdır ömrümüzün. Onlar kalır, biz yürürüz, rûzigâr savurur peşimizsıra dökülen yüzümüzü, bakışlarımızı, rûzigâr savurur peşimizsıra sararan yapraklarımızı.

Bizi akarsuyuna bırakıp dünyanın, geride kalıyor cümle paylaştıklarımız, sarıldıklarımız, kırıldıklarımız. Geride kalıyor cümle sevinçlerimiz, kırgınlıklarımız. Mevsimler gibi hikâyelerimiz de aslına, başladığı yere dönüyor. Eve dönüş yolunu kaybetmemek için geçtikleri yollara beyaz taşlar bırakan masal kahramanları gibi içinden geçtiğimiz zamana, yollara siyah beyaz fotoğraflar bırakıyoruz binbir ümitle. Yollar değişiyor, zaman hızlanıyor, evler, sokaklar, yaşadığımız şehir şekilden şekle giriyor renk değiştiriyor sırf geriye dönüşün olmadığını ispat edercesine bize. Değişen odalarda, evlerde sokaklarda, şehirlerde kendimizi arıyor çoğu zaman bulamıyoruz. Yalnızca fotoğraflarımız değişmeden kalıyor onları bıraktığımız yerlerde. Yollarda, caddelerde rastlayamadığımız kendimizi en kolay fotoğraflarda buluyor, tanıyoruz.

Suretlerimizin bile bizden fazla yaşadığını bildiğimiz bu dünyada, ardımızda bıraktığımız her fotoğraf karesi gücümüze giden faniliğe bir sitem, zamana bırakılmış bir ağıt galiba.

semerkand dergisi, 2013

 

 

 

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.