“tuz ırmağı” bir kitap; “GöğEkin”

“tuz ırmağı” bir kitap; “GöğEkin”

hüseyin kaya

Başkalarının tavsiye ettiği kitaplara hep tereddütle yaklaşırım. Bu tereddüt, galiba kitaplardan ziyade onları tavsiye edenlerle alakalıdır. Bir kitabı, herkes aynı nedenlerle okuyor ve aynı neticelere ulaşıyorsa o kitabı herkesin okumasının gereksiz olduğunu düşünürüm. Aslında bana tavsiye edilen, övüle övüle bitirilemeyen kitaplara bu tavırla yaklaşmamın bir sebebinin de “neden ben daha önce okumadım? “ sorusunun beni yönlendirdiği kıskançlık hissi olduğunu da itiraf etmeliyim.

Dostoyevski’nin Beyaz Geceler isimli o küçük kitabının bendeki serüveni bu şekildedir mesela. Dostoyevski’ye hep tepeden baktığım ve sürekli isminin her zikredilişinde karşısına Tolstoy’u koyarak Dostoyevski’yi geçiştirdiğim yıllarda bu kitaptan bir arkadaşımın övgüyle bahsetmesine ses çıkarmamış, daha sonra Hareket Yayınları’ndan çıkmış Beyaz Geceler çevirisini bir sahafta bulunca, arkadaşımın methiyesine Hareket Yayınları’nın da imajı eklenince kendimi almak zorunda hissedip almıştım. Kitabın ince ve tercümenin pürüzsüz oluşu kitabı aynı gün bitirmeme olduğu gibi, kitabın kendisi de artık Dostoyevski hakkındaki düşüncelerimi kısmen değiştirmeme neden olmuştu. Şüphesiz kitabı bana sevdiren şeyler, bana tavsiye eden kişiye sevdiren şeylerle aynı değildi.

”ıssız patikaların yalnız izcisi”

Benim asıl anlatmak istediğim yine benzer bir serüvenle kapımı çalan başka bir kitap: GöğEkin… Yazan biriyseniz, yazdığınız her yeni şiiri yahut hikâyeyi arkadaşlarınıza okutmak, arkadaşlarınızdan beğendiklerini duymak istediğiniz demler mutlaka vardır hayatınızda. İşte o yıllarda bir dostun hediyesi olarak çaldı kapımı GöğEkin. Her ne kadar kitabı hediye ederken arkadaşımın kitabı ne kadar önemsediğini seziyorsam da oldukça sade ancak itici kapağı ve baskısıyla kitap daha elime alır almaz kendisi hakkında olumsuz telkinlerde bulunuyordu.

İlhami Çiçek ismini daha evvel duymuştum; ancak ne şiirini ne de kendisini merak etmemiştim. Kitaplığıma vakitsiz gelen her kitabın başından geçmesi gereken serüven, bu kitabın da başından geçecekti. Kitap, önce masamın üstünde duracaktı bir süre, sonra masamın üstündeki kitapların en altına inecek ve nihayet kitap raflarına yüzükoyun konacaktı. Bir süre de orada durduktan sonra başka bir kitabı alırken veya yerleştirirken o kitap da yerini bulmuş olacaktı; ama böyle olmadı. Şiir kitaplarını okumaya genellikle son sayfalardan başlarım. GöğEkin’i elime aldığım bir vakit bu kitabın da önce son sayfalarını araladım alışkanlık gereği; fakat kitabın son sayfalarında şairin şiirleri yerine “şaire adanmış” şiirler vardı. İlhami Çiçek’in o zamanlar pek de kabullenemediğim ölüm şekli kitabın sayfalarını çevirdikçe beni bunaltıyor, okudukça daraldığımı hissediyordum. “Şaire adanmış Şiirler” içinde yer alan üç şiirden en içli ve çapıcı olanı Ahmet Oktay’a ait olanıydı.

“azaltmıyor azaltmıyor / müezzinin sesi /

göğsümdeki kederi”, “ey rab çürük benim delilim”, “nereye ait ki bu hicranlı suret”, gibi mısralar bir “hüznün mesnevisi”ne doğru ilerlediğim kanaatini uyandırmaya başlamıştı bende.

Bu bölümün öncesinde ise “Hakkında Yazılanlar” başlıklı bölüm vardı. Yazıların hepsinde aynı hüzün ve aynı donukluk kendini hissettiriyordu. Yazıların hepsinde de özellikle söylenilmek istenmeyen bir şeyler var gibiydi. Şairin ölüm tarzıydı muhakkak bu yazılara bu havayı veren ve bütün yazılarda bu ölüm tarzı ya ima ediliyor ya anılmamaya çalışılıyordu, zira tasvip edilmesi zor bir ölüm şekliydi bu, İlhami Çiçek’in etrafındaki insanlar için. Cahit Yeşilyurt’un yazısı kitabın kapağına yerleştirilmiş olan, başta itici bulduğum resmi zihnimde canlandırmama yardımcı oldu. Bu bölüm de bittiğinde İlhami Çiçek sanki yıllarca yanı başımda yaşamış, yazılarda anlatılan her şeyi benimle yaşamış ve az önce yanımdan ayrılmış gibi bir havaya çoktan girmiştim. “Öykü Çalışmaları”nı ve “Satranç Dersleri Üzerine Yayımlanmış Bir Konuşma”yı çabucak geçtim. Artık şairin benimle söyleşmesini istiyordum belki de. “Yayımlanmamış Şiirler” bölümündeki “Leyla” ve “Son Öğrence” şiirlerini daha baştaki sayfalara gitmeden birkaç defa okudum, okudum… Kendine çağıran, tekrar ettiren mısralar vardı bu şiirlerde. “Son Öğrence” öylesine sinmişti ki içime, öğretmenliğe yeni başladığım yıllarda defalarca okumak, ders girişlerinde içimden tekrar etmek zorunda kaldım.

“çocuklar oturun / tahtayı sil yavrum kapa kapıyı / yaslanın arkanıza”…

“Yayınlandığı Halde Kitaba Girmemiş Şiirleri” bölümünde “Otel Odaları” şiiri, şiirin isminden olsa gerek hemen Necip Fazıl’ı hatırlattı. Ancak bu şiire benzer başka bir şiiri yoktu şairin ve çok genç yaşta yazılmış bir şiirdi “Otel Odaları”. Bu bölümde de zaman zaman kendini yoğun biçimde hissettiren mısralar kadar şairi hazin sona götüren bir iç dünyanın, iç söyleşinin izlerine rastladım daha ziyade. Ölümle bir söyleşiydi mısraların çoğu.

Nihayet “Satranç Dersleri” başlıyordu bunca ara başlıktan sonra… İyi ki sonundan başlamıştım kitaba. Bir çok mısra şairin hikâyesi ve şahsiyeti ile düşünüldüğünde şairin yürüdüğü yolu ve varacağı neticeyi tahmin etmek hiç de zor değildi. Onca hüzün ve acı dolu mısra muhakkak kendisine ulaşanı, kendisini söyleyeni tüketirdi ve tüketmişti. “bu hüznün mesnevisi yazılmadı” mısrasını yazarken şair hüznün mesnevisini kendisinin yazdığının farkındaydı galiba. GöğEkin içindeki “Satranç Dersleri” bir çırpıda okunabilecek ince bir kitap; ancak kitaptaki çoğu mısra kitap okunduktan sonra sürekli kendisini hatırlatan, batan, inciten ve yeniden kitaba çağıran bir yapıya sahip. İlhami Çiçek’in şiirinin genel yapısının da böyle olduğuna inanıyorum. Her şiirinde birkaç mısra muhakkak o şiiri okuyanı ileriki zamanlarda o şiire çağırma vazifesi üstlenmiş gibidir, gelir ve yapışır dilinize en umulmadık yerlerde. Kitabı okumaya başladığımda yadırgamıştım şaire ithaf edilen şiirlerin neredeyse tamamında şairin kendi mısralarının da kullanılmasını; ancak kitap bittiğinde bunun gayri ihtiyari bir durum olduğunu düşünmek zorunda kaldım. Ben de İlhami Çiçek için bir şiir yazsaydım şüphesiz kendi mısralarından birisi veya birkaçı gelerek sızacaktı şiirin içine.

Kitabın ilk sayfalarında yer alan Arif Ay’a ve yine Cahit Yeşilyurt’a ait iki takdim yazısı da şairi biraz daha okuyucuya yaklaştıran üslup ve mahiyetteydi. “Şairin 6-7 yaşlarında kardeşiyle samanlık damında oynarken saman dökülen delikten aşağı düşerek bir gün baygın yattığı ve bir hafta kendine gelemediği, ardından da durgun, ürkek ve duygusal bir kişiliğe büründüğü” Arif Ay’ın yazısında dile getirilen küçük fakat mühim bir ayrıntı. Yine aynı yazıda şairin çocukluğuna, okul yıllarına ve vefatına kadar olan hayatına dair kısa cümlelerle mühim bilgiler vardı. Cahit Yeşilyurt’un yazısı ise yine kitabın sonundaki gibi samimi bir üslup taşımaktaydı.

Kitap bittiğinde bir şiir kitabı okumuş olmaktan ziyade hakiki bir şairle tanışmış olmanın sevinci, şiirlerden bana doğru sızan acıya, hüzne karışıyordu.

Kitaba şeffaf bir yüz geçirdim ve oraya, bana en yakın kitaplar arasına yerleştirdim ama orada durmadı hiç GöğEkin. Defalarca İlhami Çiçek’in çağıran mısralarına gittim. Bir de GöğEkin’den sonra, hiç mümkün olmadığı halde sanki Çiçek ile karşılaştığım, muhabbet ettiğim hissini taşıdım sürekli. Uyku ile uyanıklık arasında, belki Erzurum’da, belki dumanı ve çayı bol bir bekar evinde görüştük sanki… Bunun bir zihin ve his aldatmacası olduğunu bildiğim halde her seferinde böyle düşünüyor, böyle hissediyorum.

şiirin tükettiği hayatlar…

Şairin “yalnızca hüznü vardır kalbi olanın” mısrası gibi, yalnızca aynı şiirin damarına tutunanların anlayabileceği bir durumdur belki de bu, gayrisine tuhaf gelebilir..

İlhami Çiçek, Hüseyin Alacatlı, Nazir Akalın…

GöğEkin, Harflerin Ülkesi, Kanayan Simya… Şairinin diliyle konuşan ve öylece, durdukları yerde dahi “dolukturmaya” yeten üç kitap… Bazı geceler yanlarına yaklaştırmayan, bazı geceler sabahları hüzne bulayan üç kitap… Başka isimler ve başka eserler de var muhakkak; ancak listenin sonunda duran ve hep bana bakan bu üçü.

Yorum Bırakın

Yorum yapmak için giriş yapmanız gereklidir.