her şey bir kader iledir
“her şey bir kader iledir”
hüseyin kaya
Bizler zayıfız, tek silahımız geceleri ceylanları kaçıracak kadar güçlü kelimelerdir.
Saint Exupèry
Bir otobüs yolculuğunda istemeyerek de olsa muhabbete başladığınız yan koltuk arkadaşınız, lise öğrencisiyken dersiniz boş geçmesin için öylesine sınıfınıza gelen bir öğretmen, her gün işe giderken aynı caddede, aynı yerde karşılaştığınız yüzünü ezberlediğiniz ama adını bilmediğiniz bir insan vakti gelince hayatınızı rayından çıkaracak, kurulu düzeninizde ihtilaller yapabilecek bir role sahip olabilir şahsi tarihinizde. Kadere teslimiyet, hep anlık ve ölçülemeyecek kadar ince hesaplarla işleyişi içindir biraz da.
Biz büyük idealler ve hesaplar peşindeyken çoğu zaman hep sonradan farkına vardığımız küçük ayrıntılar, karşılaşmalar, tanışmalar yön verir hayatımıza ki, karşılaştığımız ve dünyamızda değerli bulduğumuz her şey, neyi aradığımızın habercisi, kendi hallerimizin bize sunulmuş bir resmidir aslında.
Ömrümüzün hangi yaşını yürüyorsak yürüyelim, hayat; sonu, asla yürüyenleri tarafından bilinmeyen, hep uzaklardaymış gibi görünen bir yol gibi uzar gider ufka doğru. Bunca kalabalığa, gürültüye rağmen bazen kendi adımlarımızın sesinden başka sesi duymaz, kendimizden başka bir canlının nefesini işitmeyiz yeryüzünde. Önümüzde upuzun kendi gölgemiz ve dilimiz lal, bir ses bekler, bağırmaya çalışır bağıramayız. Ayaklarımız yere çivilenmiş gibidir. Gökyüzünden, ufuklardan, ötelerden bir ses gelsin, dilimizin ve ayaklarımızın bağını çözsün, bize efsunlu sözler söylesin isteriz. Bir define haritası arar gibi kitap kokan mekânlarda arar dururuz bu sesi.
İlerde tiryakisi olacağımız bir yazarın ilk kitabını da küçücük sebepler içinde önümüze getirir kader. O kitapta yazılanlara inanmak, aldanmak isteriz. Yeni filizlenen bir aşk gibidir bu okumalar. Onda kendimizden bir şeyler bulmak, kendimizi ifade eden cümleler yakalamak, bir yazara yakınlaşmak ve onu sevmek için yeterli sebeplerdir.
Gün gelir artık okunacak kitabı kalmaz yazarınızın, bu defa hayatı hakkında çıkmış yazıların, kitapların izini sürersiniz. Dostlarını, aşklarını, nasıl öldüğünü merak etmeye başlarsınız ve yavaş yavaş içinize sinmeye, size hükmetmeye başlar okuduğunuz kitapların ruhu. Bir zaman sonra dünyaya bakan gözlerinizin yalnızca birisi size aittir, diğerinden yazarınız, yazarınızın kahramanları bakmaya başlar. Ömrünüzün en güzel çağlarını bırakırsınız geride bu emanet ahval ile.
Birden saat on ikiyi vurur, gözünüzü açtığınızda evinizdesinizdir, eşiniz karşınızdadır ve odalarınızdan çocuk sesleri yükselmektedir. Bir bankamatik kuyruğunda yahut taksit öderken uyanırsınız. Büyü biter, şarkılar biter, şiirler biter… Şairler kadar yazarların da yalancı hatta gönül hırsızı olabileceği düşüncesi ile tamamlarsınız ömrünüzün kalanını.
“Aşk”ın yaşı, zamanı muhakkak vardır; zira aşk, yalnızca dalgınlıktan kapıları ardına kadar açık unutulmuş olan evlerin misafiridir. Tıpkı âşık olmanın bir zamanı olduğu gibi bazı yazarları, şairleri tanımanın, okumanın da bir zamanı olsa gerek. Mesela; Herman Hesse’yi, hayata adım atacağınız yaşlarda okumamalısınız ya da bir yıl içerisinde en fazla bir kitabını okumalısınız o yıllarda. Aynı durum Bukovski için, Tolstoy için de geçerlidir.
Yazının devamını okuyun »
naklettiğim senin kıssan
“naklettiğim senin kıssan”
hüseyin kaya
“Humlar şikeste cam tehi yok vücûd-ı mey
Ettin esir-i kahve bizi hey zamâne hey”
Sani
Şiiri tanımlamaya çalışan, şiirden bahsederek onu belirli bir anlayış ve mantık çerçevesi içine almaya çalışan cümle metinlere kuşkuyla yaklaşmanın gereğine inanırım. Şiirin batınıyetine olan inancımdır bu şüphenin asıl nedeni. Evet, şiir tamamen değilse bile büyük oranda şairin kendisi ile ilgili bir durum, şairin, şiirden başka bir dille kurtulamadığı, söyleyemediği bir halettir ve ilk haliyle aslında kısmi bir mahremiyeti de arz etmelidir. Bu bakımdan “şiir”den bahsetmek yerine “şair”den ve şair hallerinden bahsetmek daha yerinde bir yaklaşım olacaktır kanaatindeyim.
“onlar ki kelama can verirler”
Hasan Ali Yücel: “Şair herkese benzemeyen ve benzemekten kaçan adamdır” der. Şair şiirle olan ünsiyeti ve bu ünsiyetin devamı için mutlaka kendini sıradanlıktan sakınmak zorundadır. Zira sanatkârın sanatını kıymetlendiren unsur sanatkârın kendisi ve hayata karşı duruşudur. Sayısı yirmiye yaklaşan Leyla vü Mecnun şairi içerisinde yalnızca birkaçının zihinlerde kalması, biraz bu yüzden olsa gerektir. Şair şiirinin, yani sözünün arkasında durmadığı andan itibaren sıradan bir hayat sergilemeye ve bunun yanında şiirini de değerden düşürmeye başlar. Şairin dünyadaki farklı duruşu ukalalık, kibir yahut başka ruhi dengesizliklerden ziyade hayatı anlamlandırma ve hakikate erişme noktasındaki nev-i şahsına münhasır izlediği yoldur. Şair hakikat karşısına başkalarının kıyafetlerine bürünmeden, başkalarının geldiği yollardan geçmeyerek varan kişidir.
Gerek bizde gerek diğer doğu toplumlarında şair başlangıçtan beri halk içinde saygınlığı olan bir kimliğin sahibidir. Büyü, din ve felsefe ile iç içedir şiir ve şair her zaman. Şiir ve şairin bu üçlüye yakın olmasının nedeni şiirin varoluşundaki metafiziktir aslında.
Yazının devamını okuyun »
