AdderallXanaxCialis online

hüseyin kaya anlattı…

Tarih : Haziran 9, 2010

Konuşturan: Nurettin Durman

29 Mayıs 2010 Cumartesi
kaynak: www.dunyabizim.com

Hüseyin Kaya Sivas’ta yaşıyor.
Öğretmen.
Sühan dergisini çıkardı. Sühan dergisinde uzun süre şiire yer vermedi sayfalarında. Halbuki dergiye yazı verenlerin yüzde 98’i (yanılmıyorsam) şair kişiliğiyle tanınmış isimlerdi. Nedense ona göre iyi şiirler yazılmıyordu, kendisi Sühan’ını matbaaya vermek için çabalarken. Tabii kendisi de şair olarak tanınıyordu ama dergisinde şiire yer yoktu. Çekil Gideyim Hayat, çıkardığı şiir kitabına isim oldu. Şimdi görünüyor yavaştan yavaştan dergilerde şiirleriyle. O arada iyi bir şiir kitabı da çıkarmıştı şiirsizlik var sandığı piyasada. Halbuki edebiyat dünyası bazen görünmez gibi işler yapar ama sonrasında o yapılmış işlerin iyi işler olduğu ortaya çıkmış olur. Öyle bir şey işte… Âlemse devran eder.
Yazmak yazılmışsa ne yapılsa boşunadır. Hikâyecinin dediği gibi: “Yazmasaydım çıldıracaktım. Kalemi elime aldım…” Böyledir yani.
Hüseyin Kaya ile bir Viranşehir gezimiz vardır.
Muhabbetin ve dostluğun tanış olduğu, pekiştiği bir gezi.
Diyarbakır Havaalanı’nın önünden Müştehir Karakaya ile şehre doğru bir yürüyüşleri vardır.
Velhasıl bir soruda dergisizlik üzerine olmalıdır elbet…

Çocukluğunuz nasıl geçti?

Çocukluğumun bir kısmı köyde geçti. Belki de bu yüzden iki cami arasında kalan bînamaz gibi ne köy çocuğu oldum ne de şehirli bir çocuk gibi geçirebildim çocukluğumu. Yalnız bir çocukluktu yani yaşadığım. Akşamları mesaiye kaldığı için geç gelen, hafta sonları da çalışmak zorunda kalan babam bize çok vakit ayıramadı o yıllarda. Tek şansım çocukluğumun hep bahçeli evlerde geçmesi oldu sanırım. Okumayı öğrendikten sonra arkadaş ihtiyacı da hissetmedim zaten. Ders kitaplarındaki örnek metinlerle başlayan okuma hevesim bir zaman sonra kitapların eşiğine bıraktı beni. Televizyonun çok uzun zaman sonra girdiği evimizde kitaplardan ve radyo tiyatrolarından ibaret küçük bir dünyam vardı.

Hülasa içine kapanık ve yalnız bir çocukluktu yaşadığım. Hep köyü; kuzuların peşinde koştuğum, gözelerden su içtiğim yerleri özlerdim, iyi hatırlıyorum.

Yazmaya ve okumaya dair teşvik edenler var mıydı?

Evet, yazıyla, okumayla ilgilendiğimi bilen hocalarım, büyüklerim, arkadaşlarım hep önümü açma endişesi taşıdılar bunu hep fark ettim. Bilhassa lisede edebiyat öğretmenlerim Gönül Çubukçu ve Mehmet Konukçu; üniversite hocalarımdan Bekir Oğuzbaşaran ve Nazım Hikmet Polat öğrencileri olduğum demlerde her anlamda bana “hoca”lık ettiler diyebilirim.

Yine üniversite yıllarımda öğrencisi olduğum iki edebiyat fakültesinde de sınıf arkadaşlarım edebî faaliyet anlamında “yapalım” dediğim her faaliyette yanımda bulundular. Orta yaşlara doğru ise Ahmet Turan Alkan Hoca, sağ olsun, teşviklerini ve desteklerini esirgemedi. Tüm bunlar yazmaya ve okumaya olan hevesimi ve sonraki dönemde bağımı pekiştirdi elbette.

Lise öğrencisi iken Sait Türkoğlu Hocamızın yalnızca iki sayı çıkarabildiği “Kıvılcım” isimli dergi, adımı sayfalarında gördüğüm ilk dergidir. Her iki sayısında da birer şiirim vardı derginin. Dergi 1992 ve 93 yıllarında çıkmıştı.

Okuduğum ilk kitap Balina Avcıları idi. Şiir adına okuduğum ilk şiir üstadın “Kaldırımlar” şiiriydi. Sur, okuduğum ilk dergiydi. İlk diyebileceğim bir gazete ve yazı hatırlamıyorum maalesef.

Şiir yazdınız ve yayınladınız. Neler hissettiniz?

Bazı sabahlar bilhassa bahar sabahları insan sokağa çıkar da sonsuz bir hayat sevinci dolar ya içine, öyleydi sanırım ilk şiirimi dergi sayfalarında gördüğümde. Çocuksu ve saf…  Şiir kitabımı elime aldığımda da aynı çocuksu heyecanı yaşadım. Dünyada olduğumu, elimde tuttuğum kitabın dünyada benden çok kalacağını düşündüm.

Yazar olmak için bir çabanız oldu mu, neler yaptınız yazar olmak için?

Bilhassa ilk gençlik yıllarımda bir hırs vardı bir şeyler olabilmek, bir yerlere gelebilmek adına. Ancak zamanla gördüm ki yazarlık, basamakların en yukarısında daima ulaşmak için çalışılacak bir yer, bir meslek ya da kişilik değil. Yazmak, hayatın neresinde olursanız olun, yanı başınızda sizinle yürüyen ve yüzüne baktıkça, size tebessüm ettikçe sizi mutlu kılan bir yoldaş. Ya da uzun bir yolu yalnız başınıza yürürken kendi kendinize söylediğiniz, içlendiğiniz, mutlu olduğunuz bir türkü… Tüm bunlar yazarlığın, kişinin derununda kendiliğinden açan bir çiçek olduğu anlamına gelmez elbette. Çıkardığım dergiler, yazdığım dergiler, okuduğum kitaplar, katıldığım programlar hep bir gayret ve emek değil mi bu yolda sarf edilmiş. Her şey meşk ile bu dünyada. Yazmak da öyle galiba…

Bir de dergi çıkarıp o kadar teferruatla uğraştıktan sonra dergiyi kapattınız. Dergisizlik özlemi çekiyor musunuz? Nasıl bir şey dergisiz kalmak?

Her zaman değil; ama zaman zaman oluyor özlem. Bizim çıkardığımız dergilerde hep bir duygusal taraf vardır, biliyorsunuz. Biz dergi çıkarırken âşık olduğumuz zamanlardakine yakın heyecanlar, hevesler, ümitler büyütürüz içimize. Çoğu zaman çocuğumuza gösterdiğimiz şefkat ve özeni dergilerimize de gösterir; ona bir şahsiyet atfeder; onu, bir canlıyı sever gibi severiz. Belki doğru bir yaklaşım değil bu ve bu yüzden dergicilere biraz hasta gözüyle bakılır bizim camiada.

Evimizin bahçesinden yol geçmesi ya da köyümüzün baraj altında kalması gibi bir şey bir derginin kepenklerini indirmek. Biraz da kiraya çıkmak gibi; işe, eve kendi aracınız yerine belediye otobüsüyle gidip gelmek gibi. Zaman zaman güzel isimler geliyor aklıma, ‘bundan bir dergi ismi olur’ deyip not alıyorum kenara ya da güzel kâğıtlar gördüğümde, ‘buna ne güzel dergi basılır’ dediğim oluyor. Hevesim ve heyecanım hep var ancak cesaretim yok maalesef yeni bir dergiye başlayabilmek için.

Nurettin Durman epeydir görüşmediği bir dostuyla söyleşti…

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=3711

İlgili kategori : hakkında, yeni eklenenler | Hadi yorumla!

Sivas Postası - Söyleşi

Tarih : Mayıs 1, 2010

Konuşturan: Osman Çelik Sivas Postası Gazetesi, Ekim, 2009

 1- Hüseyin Bey elbette sizi tanıyan çoktur ama biz sizi tanımayanlar için soralım hayat hikâyenizi?

 Sivaslıyım ve 1975 doğumluyum. En uzunu birkaç ay süren kısa ayrılıklar dışında hep Sivas’ta yaşadım. Önceki yıllarda Sühan ve Rûzigâr namdar iki dergi tecrübesi yaşadım. Ayrıca başka illerde yayımlanan bazı edebiyat dergilerine de yayıncılık anlamında yardımcı oldum, olmaya devam ediyorum. 1996 yılında yayımlanan bir şiir kitabım var. Kırağı, İnsan Saati, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim, Süveyda, Az, Semerkand, Dergâh, Dize, Sühan, Rûzigâr, Yitik Düşler gibi dergilerde çalışmalarımı yayımladım. Edebiyat öğretmeniyim.

 2- “Dergi çıkarıp, onu yaşatmak için uğraşan bir insanın ya deli, ya da hayalperest olması lazım” derdi bir yazar dostum. Siz bunlardan hangi kategoriye giriyorsunuz?

 İki kategoriye de girdiğimi düşünmüyorum. Bu hayata bakış tarzımızla alakalı biraz. Derdi, dergi olan insanlar deli, hayalperest de bir gün nasıl olsa bırakıp gidecekleri eşyaların mekânların peşinden koşan ömür tüketen insanlar pek mi akıllı?

 3- “Günler zamanın koynuna indi” ve “Sühan” ile tanıştı bir cümle insan. Ama ne tanışma. Alışık olmadığımız bir yürüyüş vardı Sühan’da. Geçmiş zamanlardan gelen bir “ukte” gibi, sarıp sarmaladı nicelerini. Edebiyatın dik duruş bildirisiydi sanki. İnsanlara, ilk başta ne söylemek için, yazı cephesine yöneldiniz?

 Sühan aslında baştan beri birilerine bir şeyler söyleme, anlatma endişesinden ziyade, bizim yazı ile hayata tutunabilme ve gündelik hayatta yitmeme endişemizden vücut buldu. Yani merkeze şahsi kaygılarımızı ve samimiyetimizi koyduk, sanat ve edebiyat ikinci planda idi. Yeterli donanımımız olsaydı dergi çıkarmak yerine film çekmeyi de düşünebilirdik. Bu yüzden ilk sayılar hep “biz” i anlatmakla ve “biz”e benzeyen insanlara ulaşabilmek çabasıyla geride kaldı. Kaç kişi olduğumuzu, nerede olduğumuzu ve neler yapabileceğimizi görebilecek aşamaya geldiğimizde özel sayılara yöneldik.

Hülasa niyetimiz insanlara bir şeyler söylemek değil, dil yordamıyla var olabilmek çabasıydı.

  4- İlginç bir durumdu, “dede, yenge…” gibi sıra dışı yaklaşımları ele almanız. Nasıl olgunlaştı bunlar? Eğer Sühan Yaşasaydı –ki yaşayamaz, bizim memleketimizde, mutlaka yürüyen tekerin önüne taş koyarlar- daha hangi özel dosyaları ele alacaktınız?

 Her sayının konusu birkaç sayı önceden kendiliğinden beliriyordu. Özel sayılara başladıktan bir zaman sonra adeta dünyaya özel sayılar gözlüğü ile bakmaya başladım. Arkadaşlar da benim gibi düşünüyor, yaşıyordu. Aklımıza gelen konuları not alıyor, yazarlarımızın bir kısmı ile görüşüyor çoğunluğu uygundur dedikten sonra özel sayı konusunu ilan ediyorduk.

Yenge sayısını dengelemesi için bir Herif ya da Bizim Adam sayısını çok düşündüm. Hatta Fadime Özkan Hanım o sayının editörü olacaktı ve bazı girişimlerde bulundu ancak bir zaman sonra kendisi gazete değiştirdi ve daha yoğun bir çalışma ortamına girdi Sühan da artık ağır usul yolun sonuna yaklaşmıştı o sayımız öylece kaldı. Oysa üç beş yazı gelmiş pek çok yazarımızın eşi de bu sayıda yazmayı kabul etmişti.

Herif ya da Bizim Adam sayısının haricinde bir de Baba sayısı yapabilmeyi de arzu ederdim. Hatta bu konuyu ilan da etmiştik sayılarımızdan birinde ancak nasip olmadı hazırlayabilmek. Yine bu sayımız için yazı gönderen üç beş isme de borçlu kaldık sanırım.

Pek çok özel sayı konumuz daha vardı kendi aramızda konuştuğumuz ya da bir kenara not aldığım. Kim bilir belki bir gün başka bir dergiye nasip olur bu konular.

 5-Şehrimiz ve Şehrimiz yazarı, çizeri, düşünürü omuz verdi mi yükünüze?

Şehrimiz yazarı, çizeri ve düşünürü omuz verdi dergimize sağ olsunlar. Başta Ahmet Turan ALKAN hocamız olmak üzre neredeyse eli kalem tutan tüm büyüklerimiz yardımlarını esirgemediler. Sağ olsunlar. Şehrimizin verdiği omuz hususunda tereddütlerim var tabii. Biliyorsunuz şehrimiz omuz vermek kadar omuz vurmakta da yeteneklidir. En azından omuz veren olmadıysa da omuz vurmaya cesaret eden de olmadı. Şehrimiz de sağ olsun.

 6- “Çekil Gideyim Hayat”. Nereye mutlak yolculuk özlemi. Simurg Anka’yı arayan kuşlar misali, ne zaman sonlanacağını sanıyorsunuz arayışlarınızın?

 Başta da söylediğim gibi yazmak hayattan ayrı ve uzak bir uğraş değil. Hepimiz yaşadığımız, yaşatıldığımız sürece her yenilenen dünyanın içinden her an yenilenerek geçiyoruz. Her sabah yeni günün acemisi olarak açıyoruz gözlerimizi dünyaya. Hal böyle iken bir şeylerin bitmesi, durması, nihayete ermesi mümkün görünmüyor pek.

 7- Biraz köşenize çekilmiş durumdasınız sanırım. Yoksa siz de “Sivas’ta yaşayıp da Sivas’ı terk edenlerden” misiniz?

             Baştan beri köşemden hiç ayrılmadım zaten ancak bazen dergi beraberinde bir hareketlilik de getirmek zorundaydı o dönemde. Sürekli birileriyle irtibat içinde olmak gerekiyordu ve öyle de oldu. Şimdi dergi bitti yine köşemdeyim. Bu yazıdan uzak kaldığım anlamına gelmemeli elbette. Her dergide yazmak yerine yazılarımı bir dergide, şiirlerimi de başka bir dergide yayımlıyorum. Okuma ve yazma hususunda, dergisiz geride bıraktığım bir yılın, dergi ile geride bıraktığım beş yıldan daha bereketli geçtiğini fark ettim geçenlerde. 

Birileri Sivas’ı mı terk ediyor yoksa Sivas birilerini mi terk ediyor bilemem lakin kıyıda her zaman selamet vardır diye düşünüyorum ve şehrin kenarından yürüyorum. Meydan orada kalsın.

 8- Genellikle dergiler kapanırken hep bir geri dönüş ümidi ile veda ederler okurlarına ancak Sühan gemileri yaktığını ilan etmişti son sayısında. Adı Sühan olmasa da ilerde başka bir dergi çıkarmayı düşünüyor musunuz ve ne gibi çalışmalarla meşgulsünüz son zamanlarda?

 Sühan kapılarını ebediyen kapadı ve kapanmış dergiler cennetine gitti. Öyle olması gerekiyordu. Adı dergi olmasa da yeni projeler elbette demlenmekte zihnimde. Bir yandan da uygun vakit ve zemin bekliyorum elbet. Şimdilerde, 2010 yılının baharında kitaplaştırmayı düşündüğüm düzyazılar yazmaktayım. Şiir; her daim yanımda zaten.

İlgili kategori : hakkında, yeni eklenenler | Hadi yorumla!

göç şiirleri

Tarih : Temmuz 28, 2009

  recep şükrü göngör kaynak: şiiri özlüyorum dergisi

Hazret-i peygamber Tiaf’te ellerini açıp dua ediyor: “Sen beni kime bırakıyorsun.”

Hüseyin Kaya’nın şiir kitabı bu hadisle başlıyor.

Şiirimizin ana besin kaynağı geleneğimizdir, yani dini müktesebatlarımızdır. Dinimiz ve edebiyatımız birleşerek şiirimize, öykümüze, romanımıza ve diğer sanatlarımıza kaynaklık etmiştir. Asr-ı saadet dediğimiz altın nesil dönemi, Cumhuriyet dönemi şairlerimizin hemen çoğunu etkilemiştir. Asaf Halet’ten, Arif Nihat’a; Mehmet Çınarlı’dan, Hilmi Yavuz’a… Hüseyin Kaya bu halkanın sürdürücüsü şairlerdendir.

Masal dinleyerek büyüyen bir kıtanın çocuğu şair “bir varmış, bir yokmuş” girizgahına uyarak başlıyor söze. İnsan doğar, büyür: bir varmış. Ölür, kabre konur: bir yokmuş. Bu sözler bizi yol/yolcu kavramlarına çıkarıyor.

Hüzün Kıssası şiiri, Mustafa İslamoğlu’nun Yasin şiiriyle parelellik arzediyor. Kaya, edebiyat geleneğimize uyarak hz. Peygamberle başlıyor söze. Hamdele selvele üsulüne gönderme yapıyor.

Hicret bütün zamanlarda yaşanan en kutsal yolculuktur. Kaya şiirlerinde bu yolculuğa oldukça çok yer veriyor.

“Çekil Gideyim Hayat” şiirlerinde gidiş imgesi öne çıkıyor: hicret, nehir, kıyı, son, geçerken, yolcunun ilahisi… “nereye istersen savur şimdiden geri/ hem yolum hem yolcu” …devamını okumak için tıklayınız..

İlgili kategori : hakkında | 1 yorum yapılmış.