<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hüseyin Kaya</title>
	<atom:link href="http://www.huseynkaya.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.huseynkaya.com</link>
	<description>Hayat Belirtisi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 18 Nov 2011 22:00:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>gelenek ve şiir soruşturması</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/92-gelenek-ve-siir-sorusturmasi.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/92-gelenek-ve-siir-sorusturmasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 Oct 2011 16:30:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[buruciye edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[klasik şiir]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/92-gelenek-ve-siir-sorusturmasi.html</guid>
		<description><![CDATA[Gelenek ve Şiir Soruşturması /Gelenek Çağdaş Şiirimize Bir Açılım Kazandırır mı?  1- Çağdaş şairin geleneğe dönmesi ve ondan yararlanması fikri bazı şair ve eleştirmenler tarafından dile getiriliyor. Bazen de kimi şairlerde kullandıkları dil ve imge dolayısıyla geleneğe ait izler aranıyor. Sizce, &#8220;geleneğe dönmek&#8221; ne anlama geliyor? Gelenekten yararlanmak, bir &#8220;geleneğe dönme&#8221; biçimi midir? Ne dersiniz? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gelenek ve Şiir Soruşturması /Gelenek Çağdaş Şiirimize Bir Açılım Kazandırır mı?</p>
<p><em> 1- Çağdaş şairin geleneğe dönmesi ve ondan yararlanması fikri bazı şair ve eleştirmenler tarafından dile getiriliyor. Bazen de kimi şairlerde kullandıkları dil ve imge dolayısıyla geleneğe ait izler aranıyor. Sizce, &#8220;geleneğe dönmek&#8221; ne anlama geliyor? Gelenekten yararlanmak, bir &#8220;geleneğe dönme&#8221; biçimi midir? Ne dersiniz? </em><span id="more-92"></span></p>
<p>Geleneğe dönmek ya da dönmeye çalışmak, ondan tamamen kopmuş olma endişesinden kaynaklanan bir çabadır. Bu gün gelenekten uzaklaşıldığı yönünde rahatsızlık bildiren bazı şuara ve üdeba aslında kendi zihninde oluşturduğu, sınırlarını belirlediği ve yalnızca kendisinin hâkim olduğu geleneğin kabul görmemesinden dolayı rahatsızdır ki aslında gelenekle genç sanatçı ve şair arasındaki en büyük engel de farkında olarak ya da olmayarak takınılan bu türden tavırlardır.<br />
Geleneğin her şeyden önce bir düşünme biçimi olarak algılaması gerektiğine inanıyorum. Bu düşünce ekseninden kopan bir sanatkâr hayat tarzından başlayarak bir farklılaşma içinde bulacaktır kendisini. Düşüncede ve hayat tarzında farklılaşan, öncekinden ayrılan şair elbette kendisine yeni kapılar, yeni ufuklar arayacak ve bunu gerçekleştirirken de dönüp arkasına bakma ihtiyacı hissetmeyecektir.<br />
Hülasa, öncelikle gelenek kavramının zihnimizde netleşmesi gerekiyor. Geleneğe dönmek ani bir <em>u dönüşü </em>ile gerçekleşecek bir manevra değildir. Gelenek yalnızca şiir yazarken, söylerken uğranılacak bir eskici, antikacı dükkânı da değildir.</p>
<p><em>2-     Gelenek, belki de biçimden öte içerdiği anlam itibariyle ele alınması gereken bir kavram. En azından bugünden bakınca böyle bir düşünceye ulaşıyoruz. Acaba öyle mi diye de sormak istiyorum? Sizce geleneği belirleyen, formel yapı mı, sözün işaret ettiği anlam mı? Yahut kullanılan dil ve semboller mi?<br />
</em><br />
Yine öncelikle düşünce tarzı olduğunu söylemek zorundayım elbette bunun devamında anlam gelmeli. Dil ve semboller sadece düşüncede sadece bir vasıtadır ancak dilin ve sembollerin aleladeliği anlamına gelmez. En güzel mana en güzel libas ile takdim edilmeli eğer bu yapılamıyorsa manayı paçavralara büründürmenin lüzumu yoktur.</p>
<p><em>3- Gelenek üzerine konuşunca, hemen tasavvuf kavramı da gündeme geliyor. Tasavvufun geleneksel form içerisindeki yerini nasıl izah edebiliriz? Çağdaş şair tasavvufi birikimden nasıl yararlanacak? Bir yol haritası çizmek mümkün mü?<br />
</em><br />
Aslında baştan beri anlatmaya çalıştığım da bu zaten. Şairin dünyaya bakışı her insan gibi alelade olmaya başladığı andan itibaren gelenekle arasına açmaya başlar şair. Tasavvuf insanın eşyaya bakışını değiştirdiği için yeni bir dünyanın kapılarını aralar ona. Şair ya da sanatçı tasavvufun kazandırdığı bakış açısıyla eşyanın, kendisinin ve hissiyatının hakikatini görmeye, onu anlamlandırmaya çalışır. Bu çabanın ve sıkıntının içindeyken şairin çaldığı her kapı, baktığı her yüz, ona işaret edilen her yol, onun gelenekten faydalanması; vardığı her netice ise geleneği yeniden yorumlamasıdır diyebiliriz.</p>
<p align="right">Buruciye Edebiyat Dergisi, Sayı; 2,  2008, Bahar</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/92-gelenek-ve-siir-sorusturmasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>kalbimizin  durgun kıyısı</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/91-kalbimizin-durgun-kiyisi.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/91-kalbimizin-durgun-kiyisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Sep 2011 11:43:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[asaf halet]]></category>
		<category><![CDATA[bayram]]></category>
		<category><![CDATA[dağlarca]]></category>
		<category><![CDATA[deneme]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[mevlana idris]]></category>
		<category><![CDATA[ramazan bayramı]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[semerkand dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/91-kalbimizin-durgun-kiyisi.html</guid>
		<description><![CDATA[Hüseyn Kaya Çalkantılı dünya denizinde gönül gemimizin yılda iki kez sahiline vardığı rüya ile gerçek arasında bir adanın ismidir bayram. Dünyada sürüklenmekten yorgun ruhlarımız orda kurtuluşa erer, huzuru teneffüs eder. Orada dünyayı ve dünyanın telaşını uzaklarda bırakır, arınmışlığı hissederiz. İster hayatta ister dar-ı bekaya göçmüş olsun; kalbinin sesini duymak, yüzünün nurunu görmek istediğimiz, özlediğimiz herkesle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right">Hüseyn Kaya</p>
<p>Çalkantılı dünya denizinde gönül gemimizin yılda iki kez sahiline vardığı rüya ile gerçek arasında bir adanın ismidir bayram. Dünyada sürüklenmekten yorgun ruhlarımız orda kurtuluşa erer, huzuru teneffüs eder. Orada dünyayı ve dünyanın telaşını uzaklarda bırakır, arınmışlığı hissederiz. <span id="more-91"></span>İster hayatta ister dar-ı bekaya göçmüş olsun; kalbinin sesini duymak, yüzünün nurunu görmek istediğimiz, özlediğimiz herkesle o adada buluşur hemhal oluruz. Serçelere duyduğumuz şefkat, karıncalara duyduğumuz merhamet, bulutlardan kopup gelerek yüzümüzü okşayan rahmet hep oradan eserek gelir ve diriltir içimizi. Kervanlar oradan taşır uzak diyarlara, dünyaya; rikkati, uhuvveti.</p>
<p align="center"><em>***<br />
Büyürüm de kimse anlamaz<br />
Kolay yürürüm yollarda<br />
Bayram yaklaşırken.<br />
(Fazıl Hüsnü)<br />
</em></p>
<p>Adı ve vakti herkes için aynı olsa da herkese başka türlü gelir bayram, gelir ve mekânları değiştirir, zamanı durdurur.<br />
Yeni yeni aklı yeten küçücük bir çocuk için heyecandan uyunmamış bir gecenin sabahıdır bayram. Uzaktan gelecek akrabaların, yeni alınan kıyafetlerin mutluluğu, küçücük kalplerde ümit yeşertir, sevinç çoğaltır. Çocuklar farkında olmasalar da en çok bayramlarda büyürler…<br />
Hanımlar, genç kızlar için ellere boğum boğum kına yakılarak beklenen kutlu bir misafirdir bayram ve ayrılıklar, hasretler; günlerle, aylarla değil geride bırakılan bayramlarla sayılır.<br />
İhtiyarlar için ezeli bir tanıdıktır o; fakat yine de her seferinde bambaşka bir havayla gelir. Onunla fani ömür içerisinde bir kez daha karşılaşmak şükürlerin en büyüğünü gerektirir. Bayramlarda sayılır geride kalan yıllar uzakta kalan dostlar, ebediyete uğurlananlar…<br />
Bayramın selamladığı şehirlerde yetimlerin saçları arasında kutlu bir el dolaşır yoksulların sofrasına saadet misafir olur, kimsesizlerin kapısında sıraya girer bayramı kuşanmış yürekler.<br />
Bayram geldiğinde takvimlerin sayfaları koparılacak kalır duvarlarda. Onunla her şeyin rengi değişir, rayihası farklılaşır, gecelerin karanlığı dahi bağrında bir nur; yarışır sabah vakitlerinin aydınlığı ile. Cennetten süzülüp gelen bir esinti dolaşır sokak aralarında, parklarda, dağların yamaçlarında. Her bayram öncesi özlediğimiz hissetmeye çalıştığımız ve her bayramda içimize dolan cennetten gelen bu esintidir aslında. Adı ve vakti herkes için aynı olsa da herkese başka türlü gelir bayram, gelir ve giderken hep bir şeyleri yarım bırakarak gider.</p>
<p align="center"><em>***<br />
Sabahın sevinci içimde<br />
Bayramın sevinci içimde<br />
Katar<br />
Katarın içinde<br />
(Asaf Halet Çelebi)<br />
</em></p>
<p>Sofradaki bayram aşı sokaktaki insanların saf ve temiz telaşı bayram sabahlarına mahsustur yalnızca. Seherle beraber süpürülen kapı önleri, pencerelerden eşiklerden hanelere dolan bereket ve rahmet havası yalnız bayram sabahlarınındır. Sabahın ilk ışıklarıyla vakti her geldiğinde yeniden tarif edilen tek namazdır belki de bayram namazı.<br />
Cami bahçelerinden kaldırımlara taşan seccadelerin üzerinde yeni bir güne değil de hayata başlamanın heyecanıyla beklerken; yüzümüzü okşayıp kalbimizi titreterek geçer bayram serinliği.<br />
Işıltılı bir pınar, duru bir ırmaktır bayram kana kana suyunu içtiğimiz, berraklığında arındığımız ve yeniden hayat bulduğumuz. Kuruyan yapraklarımız o suyun iksiriyle hayat bulur çatlayan kalbimiz o iksirle giderir susuzluğunu.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Geride bıraktığımız günlerin özeti gibidir bayramlarda yaşadığımız hüzünler sevinçler. Ayrılıklar vedalar yaşamışsak bayrama ulaşıncaya kadar, lokmalar boğazımıza dizilir kalabalık bayram yemeklerinde ya da saadet dolu günler bırakmışsak geride ve yeni fertler katılmışsa ailemize bayram günü artar sürurumuz, aydınlanır dünyamız. Sahip olmanın sevincini, yitirmenin hüznünü bayramlar tattırır bize ve yıllar geride kaldıkça yine bayramlar öğretir ki hakikatte ne sahip olma vardır ne kazanma ne kaybetme.<br />
İster hüzünle çalsın kapımızı ister sevinçle, bayramın olduğu yerde takvimler silinir saatler boşa döner duvarlarda. Zaman yalnızca bayrama ayarlıdır. Dünyanın telaşı bitip de kalbimiz durgun sularda sakin bir kuğuya döndüğünde hatırlama ve hatırlanma vaktidir bayram.<br />
Küçücük bir çocuktur o; her arefe gününde kapımıza tıklatır ve sevecen bakışlarla kalbimizin en rikkatle dolu yerine dokunarak şeker ister, tebessümle süslenmiş merhamet dolu bir bakış ister.<br />
Bayramda kapısı çalınmayan, eşiğinden içeri misafir atlamayan, çalacağı kapısı olmayan ve ziyaretine gideceği bir mezar dahi bulunmayan kimse gerçekten yalnızdır yeryüzü gurbetinde.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Babamızın boynuna uzun uzun sarılmak, annemizin göğsüne yaslanıp kalmak, damarları çıkmış kuru ellerini cennet çiçeklerini öper gibi öpmek için en güzel bahanedir bayram. Çocuklarımızın gözlerinden yüzlerinden doya doya öpmek ve kokularını içimize çekmek, onları caddelerde boyunlarımızda taşımak, tanımadığımız insanlara selam vermek tebessüm etmek, aksakallı dedelerin gül suyu kokan yüzüne yüzümüzü yaslamak için bulunmaz bir fırsat, kabul olunduğunu gördüğümüz duadır…<br />
Hani sebepsiz ağlayan biri iseniz saklamanıza gerek yoktur gözyaşlarınızı bayram sabahlarında; zira sebebi sorulmaz bayramda dökülen gözyaşlarının.<br />
Küskünlüğün, düşmanlığın içeri alınmadığı, her burcunda ebediyet arzusuyla işlenmiş bayrakların dalgalandığı bir kutlu şehir, bir mübarek ülkedir o.</p>
<p align="center"><em>***<br />
Yıldızlara<br />
Bahçelere bakıyorum<br />
Her yer bayram<br />
Dönüp içime bakıyorum<br />
(Mevlana İdris)<br />
</em></p>
<p>Bayramlar peş peşe gelir ve geçer. Aslında bayram değildir gelen, geçen; yürüdükçe yaşadıkça bizim yolumuz düşer bayramların kapısına. Attığımız adım, aldığımız nefes bizi hep yeni bayramlara taşır. Zahirde sayılı olsa da eşiğine vardığımız bayramlar, türlü türlü küçücük bayramlar da vardır kapısı önünden geçtiğimiz, eşiğinden atladığımız. Gökyüzüne bakabilmenin, çiçeklerle sohbet edip, akan sularla söyleşmenin hatta kimi vakitler nefes alıp verebilmenin dahi bizi o kapıların önüne taşıdığı olur. Bazen Eyyub gibi sınanır ve yaralarımızdan kurtuluruz o günde bazen Yakup gibi hasretini çektiğimiz Yusufumuzu kucaklarız, fer gelir gözlerimize. Bazen Âdem gibi cennetimizde yitirdiğimiz Havva’yı yeniden buluruz,  yeryüzü sürgününde… Onca kıssa yalnız bizim yazgımızda tekrar etmez; kurt kuş, börtü böcek, bulut çiçek, dağ taş dahi cüssesince aynı hal üzre yürür ve benzer kapılardan geçer; bulutun yağmura döndüğü, ağacın meyveye durduğu, kelebeğin güneşi selamladığı, çiğdemlerin topraktan başını uzattığı, turnaların vatanına vardığı, ırmakların okyanusu bulduğu vakittir bayram.</p>
<p align="right">Semerkand, Eylül 2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/91-kalbimizin-durgun-kiyisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>defter</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/90-defter.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/90-defter.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Aug 2011 14:23:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[defter]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[semerkand dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[sühan dergisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/90-defter.html</guid>
		<description><![CDATA[hüseyn kaya Sayfaları nasıl doldurulmuş olursa olsun, her defter iki kapak arasına gizlenmiş bir dünyadır ve bitirilmiş bir defterin kapağını aralamak çoğu zaman yaşadığımız dünyadan farklı zamanlara, mekânlara doğru çıkılacak bir yolculuğa ilk adımı atmak gibidir. Sayfaları arasında bambaşka hayatların kokusunu saklasalar da kalemin sırtlarına yüklediği onca yüke rağmen bitmiş her defterin bakışlarında aynı mutluluk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right">hüseyn kaya</p>
<p>Sayfaları nasıl doldurulmuş olursa olsun, her defter iki kapak arasına gizlenmiş bir dünyadır ve bitirilmiş bir defterin kapağını aralamak çoğu zaman yaşadığımız dünyadan farklı zamanlara, mekânlara doğru çıkılacak bir yolculuğa ilk adımı atmak gibidir.<span id="more-90"></span> Sayfaları arasında bambaşka hayatların kokusunu saklasalar da kalemin sırtlarına yüklediği onca yüke rağmen bitmiş her defterin bakışlarında aynı mutluluk gizlidir zira her defter sayfalarının karardığı kadar sahibinin kalbinde yer tuttuğunu bilir.<br />
Tanıştıktan sonra bir daha asla yokluğunu düşünemediğimiz kadim dostlar gibidir defterler. Anlatırız, dinlerler; paylaşırız, saklarlar ve tüm sayfaları dolduğunda kâğıttan bir dünya, bir hayat; artık bize ait bir parça olarak hayatlarını devam ettirirler. Defterlerimizin, yazılarımızın biçimi; bizi, hayat tarzımı ele verir ve tıpkı diğer dostlar gibi defterlerimiz de aynamızdır sayfalar boyunca kendi yüzümüzü, kalbimizin temizliğini seyrettiğimiz.</p>
<p>Kimi defterler yıllar önce yaptığımız hataları yüzümüze vurmaktan yahut yaşadığımız mutlulukları tekrar yaşatmaktan gizli bir sevinç duyarlar zira yalnız bunun için var olduklarına inanırlar. Kimileri kapı arasından bakıp uzaklaşan mahcup çocuklar, dokununca solan nazenin çiçekler gibidir, sahibiyle dahi paylaşmak istemez içinden geçenleri. Kuru gül yaprakları dökülür kiminin arasından, kiminin arasında saklıdır gözyaşları. Bazıları adak ağaçları gibi rüzgarın karın solduramadığı rengarenk umutlar yeşertir sürekli sayfalarında. Sahipleri gibi onların da hastalananı, ihtiyarlayanı hatta can çekişenleri vardır. Kimi bir sandık köşesinde unutulur yıllar yılı, kimi eski eşyalar arasında karanlık çatılarda, kimi küflü bodrumlarda&#8230; Kiminin okunmaktan yıpranır sayfaları, kimi muskalar gibi saklanır yastık altlarında.</p>
<p>Yalnızca günlükler, hatıra yahut şiir defterleri değil; öğrencilik yıllarında çantamızda taşımak zorunda kaldığımız kimi kareli kimi çizgili, bilmem kaç formalı, ön kapağında güzel resimler arka kapağında haftalık ders programı ve çarpım tablosu bulunan okul defterlerimize dahi kendimizden bir şeyler katmışızdır farkına varmadan. Kiminin kenarlarına çiçek, desen çizmişizdir, kiminin ilk sayfalarını güzel sözlerle, mısralarla doldurmuşuzdur. İlk günler temiz çamaşırlar gibi kokan kim bilir kaç temiz deftere zamanla evimizin, sınıfımızın, çantamızın kokusu sinmiştir. Kurşun kalemlerin, karalayan silgilerin birkaç ayda ihtiyarlattığı defterlerin, üzerindeki etikette isim yazmasa dahi, kıvrılan kenarlarından, gevşeyen dikiş, zımba yerlerinden ve eksik sayfalarından bilmişizdir kime ait olduğunu.</p>
<p>Eğer annenizin halen üzerine titrediği bir çeyiz sandığı varsa evinizde mutlaka o sandığın kuytu bir köşesinde babanızın gençlik, askerlik yıllarında tuttuğu küçücük bir defter saklıdır, içinde Karacaoğlan, Sümmani, Emrah, türküleri bulunan. Üzerinden yıllar geçse de soğumaz o mısraların, sağa yatık iri harfli yazıların sıcaklığı. Yalnızca türküler bulunmaz elbet babaların eski defterlerinde; zira defter aklın en emin limanıdır onlar için ve bu yüzden arandığında bulunamayan, kaybolan her defter kısmi bir hafıza kaybı yaşatır sahibine. Şayet bu türden bir defter keşfettinizse evinizin tenha bir köşesinde; otuz yıl önce mevsimin ilk karının ne zaman yağdığını,  kardeşinizin, sizin tam olarak hangi gün dünyaya geldiğini, annenizin kaç gün hastanede yattığını, babaannenizin, dedenizin hangi tarihte dünyadan göçtüğünü, yürümeye başladığınız yahut ilk kez oruç tuttuğunuz günü, garip ilaç isimlerini, beş haneli telefon numaralarını, alınan verilen borçların miktarını hâsılı ailenize ait tüm sevinçleri, hüzünleri bulabilirsiniz onun sayfalarında.</p>
<p>Gönüle, saatlere, takvimlere sığmayan sevdalar, hasretler, acılar için birkaç sayfa yeterlidir bazen. Bir ömrün sığdığı da olur bir deftere, bir günün sığdığı da. Hayatı başka bir dünyaya, başka bir dünyayı hayata taşır durur yazılan, okunan her cümle, her sayfa.</p>
<p>Ha masa üzerine sayfaları açık bırakılmış yarım bir defter ha uçmaktan yorgun düşen kanatlarını iki yana yaymış beyaz bir güvercin; ikisi de umut, sevda, hasret taşır kanatlarında. İkisinin de kanatları başka iklimlerin, uzak diyarların, zamanların kokusunu taşımaktan bitkin düşmüştür.</p>
<p>Bazı boş defterlerin sayfalarında dolaşmak ayak değmemiş bir adayı uzaktan seyretmek gibi huzur verir. Aydınlık gökyüzüne, kış günü vurmuş karlı dağlara benzer onların yüzü. Yıllarca boş kalır sayfaları ne yazacağınıza bir türlü karar veremezsiniz bu tür defterlere. Mürekkep tedirgindir, kalem sayfaları incitmekten çekinir yazmaya başladığınızda.</p>
<p>Dosta, arkadaşa verilecek en anlamlı hediyedir çoğu zaman boş bir defter.<br />
Her kitap şüphesiz başlangıçta yalnızca boş bir defterden ibarettir. Boş sayfalar; yeni kapılar gibi açılır ebediyete ve kendisini yazanı, kanatlı masal atlarıyla bazen hayal denizinin kıyılarında koşturur bazen düşünce ırmağının akıntısında sürükler.<br />
Eksik yanımızı, insan yanımızı, unutan, hatırlamak isteyen yanımızı defterlerle yamar, tamamlarız. Zihnimizin kalabalığını ya da gönlümüzün aydınlığını ancak sayfalar, defterler taşır. Bu ağırlık yüzündendir buruşan, yıpranan sayfaları defterlerin.<br />
Dünyanın bittiği yerde bekler bizi defterlerin sayfaları.  Bütün yolların duvar diplerinde, uçurumlarda düğümlendiği yerde tüm aşina yüzlerin, zamanın ve mekânın dışına kalem anahtarıyla açılan efsunlu bir kapıdır o.</p>
<p>Yazdığımız hayat verdiğimiz, ruh üflediğimiz sayfalar kadar arzularız sonsuzluğu. Yalnızca defteriyle söyleşenler fark eder gökyüzünün yıldızdan kelimelerle bezenmiş, yeryüzünün çiçekten kelimelerle süslenmiş bir defter olduğunu.</p>
<p>Her defterin bir ömrü olduğu gibi her ömrün de bir defteri vardır ve yürüdükçe sayfalarını silinmez yazılarla doldururuz bu defterin. Aldığımız nefes kadar satır, yaşadığımız yıl kadar sayfa bırakırız ardımızda. Kimi; defterinin kenarına süsler çizer, resimler yapar, kimi; kuş yapar uçurur tertemiz sayfaları. Bazıları her sayfaya bir mektup yazar ve esen rüzgârlarla gönderir zamanın mekânın uzağına, bazıları; önündeki sayfadan sürekli gemiler yapar,  yüzdürür hayal denizinde. Yazarken farkında olmasak da yanlış kelimelerin, karalanmış satırların, kaybedilmiş sayfaların telafisi mümkün değildir zira temize çekilmez ömür defteri.<br />
<span id="ctl00_DergiSayiUstASCXLbl"></span></p>
<p align="right"><span id="ctl00_DergiSayiUstASCXLbl">semerkand dergisi, temmuz     2011, sayı: 151</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/90-defter.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>radyo mu dediniz</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/89-radyo-mu-dediniz.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/89-radyo-mu-dediniz.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Jul 2011 12:31:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[radyo]]></category>
		<category><![CDATA[semerkand dergisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/89-radyo-mu-dediniz.html</guid>
		<description><![CDATA[Hüseyn Kaya Hayret eden, şaşırabilen çocuklardık. Gördüğümüz, duyduğumuz garip şeyleri dikkatle izler, dinler ve her şeyden kendimizce anlamlar çıkarmaya çalışırdık. Ampulün yanması dahi bize bir mucize gibi gelir, telefonun nasıl çalıştığını anlayabilmek için aralarına ip gerilmiş iki kibrit kutusuyla küçük deneyeler yapardık fen bilgisi derslerinde. Ne illüzyona gerek vardı bizim yaşadığımız dünyada ne de abartılı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right">Hüseyn Kaya</p>
<p>Hayret eden, şaşırabilen çocuklardık. Gördüğümüz, duyduğumuz garip şeyleri dikkatle izler, dinler ve her şeyden kendimizce anlamlar çıkarmaya çalışırdık. Ampulün yanması dahi bize bir mucize gibi gelir, telefonun nasıl çalıştığını anlayabilmek için aralarına ip gerilmiş iki kibrit kutusuyla küçük deneyeler yapardık fen bilgisi derslerinde. Ne illüzyona gerek vardı bizim yaşadığımız dünyada ne de abartılı kahramanlara.</p>
<p align="center"><strong>Lambadaki Cin Yahut Radyodaki Ses</strong><span id="more-89"></span></p>
<p>Televizyon olanca kibriyle evlerimizin başköşesine kurulup da her şeyin gizemini kaldırıncaya kadar bizim için sihirli eşyaların en anlaşılmazı radyo idi. Sanki bütün dünya küçültülmüş ve o kutunun içine sığdırılmıştı. Bratislava’nın, Londra’nın, Paris’in adını atlaslardan değil radyolardaki istasyon şeridinden öğrendik.<br />
Evet, içi sırlarla dolu küçücük bir dünyaydı o ve ondan çıkan her sesi, ne söylendiğinden öte biraz da bu cihazı bir tanıma hevesiyle dinlerdik. Sanki bu cihazın içine böcek büyüklüğünde temiz konuşan, temiz giyimli bir avuç insan hapis edilmiş ve bu insanlar bizi eğlendirmek için habire çırpınıp didiniyor gibiydiler. O yıllarda kimse birbirine ifşa etmese de hemen hepimizin zihninde radyo böyle bir kutuydu işte. Kimimiz evde kimselerin olmadığı bir vakitte evin o tek eğlencesini bir daha çalışamayacak hale getirme bahasına arka kapağını aralayarak  kimimiz biten pillerin bir büyüğümüz tarafından itina ile nasıl değiştirildiğini izlerken o kutunun içini görme bahtiyarlığına eriştik.  Yine de lambadan çıkan cin neyse radyodan çıkan ses oydu bizim için çocukluğumuz boyunca.</p>
<p align="center">***</p>
<p align="center"><strong>Odanın İçinde Bir Ses Olsun<br />
</strong></p>
<p>Pille çalışan, diktörtgen şeklinde koyu mavi suni deri ile etrafı kaplanmış üst kısmında kocaman bir tutma yeri olan ve bu haliyle biraz da çantayı anımsatan delta marka bir radyoydu bizimki. Öteki evlerde gördüğüm anteni uzayabilen ya da bir yerele asılabilen radyolardan çok farklıydı bizimki. Büyükler için yapıldığı her halinden belli üst üste dizilmiş üç büyük bir küçük düğmeden ibaretti bütün teferruatı. Ne istasyon ne de program arama derdimiz olmadığı için sağa çevrilerek açılan gümüş rengi açma düğmesinin çıkardığı tok bir “çıt” bambaşka dünyalardan sesler taşınıverirdi odamıza.<br />
Herkesin sustuğu ve misafirin olmadığı vakitlerde; radyoyu açın, derdi babam; odanın içinde bir ses olsun… Ses odanın içinde duyulmaya başladığı andan itibaren mekan, dekor değişir renkler başkalaşır, pıhtılaşan zaman akmaya başlardı. Anlamadığımız haberlerde tanımadığımız isimleri duymak, uzak şehirlerin hava durumunu öğrenmek başka bir dünyada yaşadığımız hissini verirdi çoğu zaman. Bütün türküler güzel, bütün şarkılar içtendi. her sese kendinden kattığı bir şeyler vardı radyonun zira aynı şarkıları, türküleri radyo dışında nerede, kimden dinlersek dinleyelim hep eksik kalan bir şeyler olurdu.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Yaz olsun, kış olsun; arkası yarınlar başladığında hep akşam yemeğinde olurduk zira babamın işten dönüş vaktiydi akşamın altısı. Her gün bir önceki bölümün özetini dikkatle dinlerdik ve yirmi dakika boyunca zaruret dışında konuşulmaz, çatal bıçak bardak sesleri arasında yer sofrasının etrafında herkes o büyüye kendini kaptırırdı.<br />
Çarşamba ve cumartesi günleri akşamı iple çekerdik. Bu iki gün, geç vakit başlayan radyo tiyatrosunu radyoyu baş ucumuza alarak ve kısık sesle dinlerdik. Kimin yazdığı, kimin uyarladığı bizim için pek de mühim olmayan onlarca radyo tiyatrosunu dinlemedik, oynadık cılız gece lambasının loş ışığında kim bilir kaç gece.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Akrabalarımız ve komşularımız arasında radyonun en uzun hükümdarlık sürdüğü ev şüphesiz bizimkiydi. Çocukça bir hevesle kocaman adamların evlerine televizyon taşıdığı bir dönemde babam türlü endişelerden televizyonu evimize yaklaştırmadı. Televizyonun neredeyse her evin baş köşesine yerleştiğini çoğu tek katlı küçücük evlerin çatılarından anlamak mümkündü. Evler yeniden şekillendirildi bu hantal cihaz için, yeniden dolaplar alındı odalar oluşturuldu. Oysa radyo öyle miydi? Nereye isterseniz oraya yerleştirebiliyordunuz onu. Çocukların sandalyesiz uzanamayacağı bir yere iki metal ayakla tutturulmuş küçücük bir rafın üzerindeki yerini ve asaletini üzerinde küçücük bir dantel örtü ile yıllarca korudu radyo bizim evde.<br />
Sabahın erken vakitlerinde okula girmek için sıra olduğumuzda herkes birbirine seyrettiği filmi tekrar tekrar anlatırken benim biraz da mahcupça anlatabileceğim yalnızca arkası yarınlar, radyo tiyatroları ve en fazla çocuğun dünyası, çocuk bahçesi programları vardı. Her yağmurda ıslanmasını bilen bir kalpti taşıdığım.</p>
<p align="center"><strong>Mahallede Televizyonun Düşürdüğü Son Kale<br />
</strong></p>
<p>İlk yıllar küçük bir burukluk hissetsem de radyo başında geçen çocukluk günlerimi düşündükçe sonraları bu durumdan küçük bir mutluluk duymaya başladım. Babamın o dönemde herkes tarafından ayıplanan eve televizyon almama hususundaki inadını anlayabildiğimde ona karşı olan onlarca minnet borcumun üzerine bir yenisini daha ekledim.<br />
Üç beş yıllık rötarla ve konu komşu, akraba baskısıyla olsa da televizyon olanca kibriyle bizim eve girdiğinde en azından ilk zamanlar fazlaca sarsamadı radyonun evimizdeki yerini zira radyo artık hane halkından biri olmuştu. Öyle ki aylık alışveriş listemizin ilk sıralarında daima radyo pili yer alıyordu. Bizimle birlikte kah soba kenarında, sofra kıyısına oturmuş, kah başucumuzda bize şarkılar, türküler söylemişti. Onunla uyuyup onunla uyanmıştık hızla avucumuzdan kayıp giden çocukluğumuz boyunca. Kapatıp gözlerimizi onun bize söylediği şarkıları, türküleri birbirimize armağan etmiştik uzun kış gecelerinde.<br />
Yine de evimizin çatısındaki anten televizyonun burçlarımıza diktiği bir bayrak gibiydi ve mahalledeki son kalenin de düştüğünün habercisiydi.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Televizyon hantal ve bağlayıcı, teyp, cd çalar gibi cihazlar ruhsuz ve soğuk… Oysa radyo benzemez hiçbirine. Hani biraz saksıda çiçek, akvaryumda balık gibidir o. Ne ders çalışmanıza mani olur ne kitap okumanıza ve her mekânda yokluğunu hissettirir kendisiyle çocukluğunda tanışmış olanlara. Her eşyanın her cihazın yanına yakışır o. Yanında radyosu olmayan teyp, cd çalar hatta televizyon ve telefon biraz eksik gibidir. Evde pille çalışan bir radyo varsa elektriklerin kesilmesi hayatın durması değil bilakis durulması anlamına gelir.<br />
Kim ne tür kehanette bulunursa bulunsun onun geleceğine dair o, halen durgun akan hayatların kulağa değil kalbe değen duru ve sihirli sesi.  Galiba hep öyle olmaya da devam edecek. Bizim radyoya gelince; o kendisi için inşa edilen küçücük tahtından indirilmiş ve çoktan eski eşya yaftasıyla göz önünden kaldırılmış olsa da onun kalbimdeki yeri bir arkadaş, dost sıcaklığı ile daima baki kalacak…<br />
<span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_ctl00_SonucLb"><span class="yaziinfo"></span></span></p>
<p><span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_ctl00_SonucLb"><span class="yaziinfo">Semerkand; Mart       2011, 147.sayı</span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/89-radyo-mu-dediniz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>dünya hâli</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/88-dunya-hali.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/88-dunya-hali.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 Jul 2011 23:51:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[dünya hâli]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[sühan dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[yağmur dergisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/88-dunya-hali.html</guid>
		<description><![CDATA[hüseyn kaya ağaçlar da kurur akarsular da günden yana kesilince nasibi bir varım bir yoğum oğlum yanında uzayıp kaybolan gölgeler gibi kuşlar da dökülür kelebekler de sarı yaprakları gibi bir güzün bilmem hangi hâlim kalır kalbinde benzer mi gittikçe yüzüme yüzün uyku gibi gelir ayrılıklar da ağırlaşır kollar saatler kanar son sayfası eksik bir kitap [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right">hüseyn kaya</p>
<p><span class="Text">ağaçlar da kurur akarsular da<br />
günden yana kesilince nasibi<br />
bir varım bir yoğum oğlum yanında<br />
uzayıp kaybolan gölgeler gibi</span><span id="more-88"></span></p>
<p>kuşlar da dökülür kelebekler de<br />
sarı yaprakları gibi bir güzün<br />
bilmem hangi hâlim kalır kalbinde<br />
benzer mi gittikçe yüzüme yüzün</p>
<p>uyku gibi gelir ayrılıklar da<br />
ağırlaşır kollar saatler kanar<br />
son sayfası eksik bir kitap dünya<br />
şiirler şarkılar buraya kadar</p>
<p align="right">yağmur dergisi, sayı:55, temmuz-ağustos 2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/88-dunya-hali.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>türkülerin söylediği bursa</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/87-turkulerin-soyledigi-bursa.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/87-turkulerin-soyledigi-bursa.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 May 2011 21:31:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[14. bursa edebiyat günleri]]></category>
		<category><![CDATA[bursa]]></category>
		<category><![CDATA[bursa türküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[sivas]]></category>
		<category><![CDATA[türkü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/87-turkulerin-soyledigi-bursa.html</guid>
		<description><![CDATA[Hüseyin Kaya Ben, kağnılarla yaylılarla büyüdüm geldim Çocuk yüreğimi yakan türküler dinleye dinleye. Yavuz Bülent Bakiler Kulağınıza adınızdan sonra ninniler, türküler okunduysa, türkülerle büyüdüyseniz ve türkülere tutunarak geçiyorsanız dünyadan, bazen ilk kez duyduğunuz bazen de defalarca kulağınıza değen ama ilk kez gönlünüze işleyen, sözleriyle, ezgisiyle sizi büyüleyen türküler vardır. Gündelik hayatın orta yerinde, bazen umulmadık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--[if gte mso 9]><xml>  <w:WordDocument>   <w:View>Normal</w:View>   <w:Zoom>0</w:Zoom>   <w:HyphenationZone>21</w:HyphenationZone>   <w:PunctuationKerning/>   <w:ValidateAgainstSchemas/>   <w:SaveIfXMLInvalid>false</w:SaveIfXMLInvalid>   <w:IgnoreMixedContent>false</w:IgnoreMixedContent>   <w:AlwaysShowPlaceholderText>false</w:AlwaysShowPlaceholderText>   <w:Compatibility>    <w:BreakWrappedTables/>    <w:SnapToGridInCell/>    <w:WrapTextWithPunct/>    <w:UseAsianBreakRules/>    <w:DontGrowAutofit/>   </w:Compatibility>   <w:BrowserLevel>MicrosoftInternetExplorer4</w:BrowserLevel>  </w:WordDocument> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <w:LatentStyles DefLockedState="false" LatentStyleCount="156">  </w:LatentStyles> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 10]></p>
<style>  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} </style>
<p> <![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <o:shapedefaults v:ext="edit" spidmax="1026"/> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <o:shapelayout v:ext="edit">   <o:idmap v:ext="edit" data="1"/>  </o:shapelayout></xml><![endif]--></p>
<p class="MsoNormal" align="right">Hüseyin Kaya</p>
<p><!--[if gte mso 9]><xml>  <w:WordDocument>   <w:View>Normal</w:View>   <w:Zoom>0</w:Zoom>   <w:HyphenationZone>21</w:HyphenationZone>   <w:PunctuationKerning/>   <w:ValidateAgainstSchemas/>   <w:SaveIfXMLInvalid>false</w:SaveIfXMLInvalid>   <w:IgnoreMixedContent>false</w:IgnoreMixedContent>   <w:AlwaysShowPlaceholderText>false</w:AlwaysShowPlaceholderText>   <w:Compatibility>    <w:BreakWrappedTables/>    <w:SnapToGridInCell/>    <w:WrapTextWithPunct/>    <w:UseAsianBreakRules/>    <w:DontGrowAutofit/>   </w:Compatibility>   <w:BrowserLevel>MicrosoftInternetExplorer4</w:BrowserLevel>  </w:WordDocument> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <w:LatentStyles DefLockedState="false" LatentStyleCount="156">  </w:LatentStyles> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 10]></p>
<style>  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} </style>
<p> <![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <o:shapedefaults v:ext="edit" spidmax="1026"/> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <o:shapelayout v:ext="edit">   <o:idmap v:ext="edit" data="1"/>  </o:shapelayout></xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <w:WordDocument>   <w:View>Normal</w:View>   <w:Zoom>0</w:Zoom>   <w:HyphenationZone>21</w:HyphenationZone>   <w:PunctuationKerning/>   <w:ValidateAgainstSchemas/>   <w:SaveIfXMLInvalid>false</w:SaveIfXMLInvalid>   <w:IgnoreMixedContent>false</w:IgnoreMixedContent>   <w:AlwaysShowPlaceholderText>false</w:AlwaysShowPlaceholderText>   <w:Compatibility>    <w:BreakWrappedTables/>    <w:SnapToGridInCell/>    <w:WrapTextWithPunct/>    <w:UseAsianBreakRules/>    <w:DontGrowAutofit/>   </w:Compatibility>   <w:BrowserLevel>MicrosoftInternetExplorer4</w:BrowserLevel>  </w:WordDocument> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <w:LatentStyles DefLockedState="false" LatentStyleCount="156">  </w:LatentStyles> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 10]></p>
<style>  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} </style>
<p> <![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <o:shapedefaults v:ext="edit" spidmax="1026"/> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <o:shapelayout v:ext="edit">   <o:idmap v:ext="edit" data="1"/>  </o:shapelayout></xml><![endif]--></p>
<p align="center"><em>Ben, kağnılarla yaylılarla büyüdüm geldim<br />
Çocuk yüreğimi yakan türküler dinleye dinleye.<br />
</em>Yavuz Bülent Bakiler<em><br />
</em></p>
<p>Kulağınıza adınızdan sonra ninniler, türküler okunduysa, türkülerle büyüdüyseniz ve türkülere tutunarak geçiyorsanız dünyadan, bazen ilk kez duyduğunuz bazen de defalarca kulağınıza değen ama ilk kez gönlünüze işleyen, sözleriyle, ezgisiyle sizi büyüleyen türküler vardır. Gündelik hayatın orta yerinde, bazen umulmadık kalabalıkların içinde çaresiz yakalanırsınız, alır götürür sizi uzak diyarlara, bilinmeyen zamanlara&#8230; Nedenini, niçinini düşünmenize fırsat bırakmadan doğrudan damarlarınıza karışır ve işgal eder yüreğinizde bir yerleri.<span id="more-87"></span><br />
Önce o türkünün ait olduğu yöreye, şehre bir sıcaklık duyarsınız Çocuğunuzun ödevine yardımcı olmak için açtığınız bir atlasta farkında olmadan gözleriniz kayar haritadaki yerine o şehrin ya da bir tren yolculuğunda istasyonundan geçiyorsanız o şehrin içinize tuhaf hisler dolar, kulağınızda türküleri uğuldar&#8230;  Zamanla o yörenin insanlarını seversiniz uzaktan&#8230; Başka başka türküler çağırır o ilk türkü, siz farkına varmadan gönül kalenize.<br />
Aynı şeyleri yaşamış, düşünmüş hissetmiş olmak kardeş kılar sizinle hiç tanımadığınız kimseleri bile. Ayrılığın, acının, hasretin, vefanın ve yoksulluğun da eskilerin dert ortağı dedikleri türden kardeşliği, akrabalığı, dostluğu vardır.<br />
Tarifi ya da aklî izahı pek de mümkün olmayan bir yakınlık böyle böyle büyür durur içinizde yıllar yılı.<br />
Hepsi hepsi bir, bilemediniz birkaç türküdür size bunları yapan. Çünkü türkü yalnızca müzikle yoğrulmuş bir söz yığını değildir. Türkü yakıldığı, söylendiği yörenin her şeyiyle söze saza bürünüp vücut bulmuş şeklidir . Bu yüzden yöre yöre tasnif edilir türküler ve en çok kendi yöremizin türküleri titretir gönül telimizi bu yüzden. Karadenizlinin hasreti başka düşer türküye, Akdenizlinin hasreti başka&#8230; Doğunun, Anadolu&#8217;nun yoksulluk, feleğe sitem ve ayrılık acıları sızar türkülerinden. Bir halayda sürüklenirken de türkü söyleriz, bir cenazeyi uğurlarken de türküler dolar yüreğimize de söze dökülmez yaş olur dökülür gözlerden. Karanlık şafakların ardında uzadıkça uzayan askerlik gecelerinde teskin edici türkülerle gelir memleketin annenin babanın yârin hayali. Yıllar yılı dilden dile gezen sevdaları da omuzlarında taşıyan türkülerdir. Uzun yollar türkülerle ulanır birbirine ve türkülerle varılır bir memleketten diğerine.<br />
Eğer bu toprakların mayasıyla yoğrulmuşsa hamurunuz; her yalnızlıkta, sessizlikte bir türkü mutlaka kaynar gönül gözelerinizden. Kaynadıkça durulur türküler ve duruldukça durultur ruhunuzu.<br />
Sevdanın, acının ayrılığın, hasretin, memleketin,  annenin, babanın kavmin kardeşin manasını bize türküler öğretir. Yemen&#8217;in sessiz ağıdı, Çanakkale&#8217;nin acı çığlığı onlarda saklıdır ve bu yüzden en canlıları, kıymetlileri daima &#8220;anonim&#8221;dir türkülerin. A. Turan Alkan&#8217;ın dediği gibi; <em>o, Türkiye&#8217;nin derinliklerindeki gizli bir mutabakatı anlatan &#8220;başka bir dil&#8221;</em>dir.<br />
Her türkünün bir hikâyesi olduğu gibi türkülerin kendisi dahi baştan sona bir hikâyedir. Belki de bu yüzden Tanpınar, <em>Anadolu&#8217;nun hikâyelerini yazmak isteyen ona mutlaka türkülerden gitmelidir</em>, der.</p>
<p align="center"><strong>Türkülerin Bursası<br />
</strong></p>
<p>Doğudan batıya doğru gelindikçe türkülerin rengi, ahengi, sesi değişir; ayrılıkların, yoksullukların bazen ölümün bile rengi başkalaşır çünkü hayat hatta dünya değişir doğudan batıya, köylerden şehirlere doğru; fakat yine türküdür hepsi ve yine hepsinde bize ait izler, yaşanmışlıklar saklıdır.<br />
Bursa türküleri belki biraz da Bursa&#8217;nın batıdan göç almış bir şehir olması hasebiyle diğer bölgelerimize göre daha farklı renklerle desenlerle süslüdür ve ağır sevdalar, ayrılıklar, yanık ezgiler yerine küçük sevinçler ve katlanılabilir ayrılıklar, hüzünler hissettirir dinleyenine. Türküler biraz da renklerini tabilikten alan, saz ve sözle çizilmiş resimlerdir aslında ve bu sebeple her yörenin türküsü bir resim canlandırır gözlerimizin önünde. Tebessüm eden saf ve mahcup bir çocuk yahut genç kız sureti neredeyse her Bursa türküsünde bir görünür, bir kaybolur dinleyeninin zihninde. Başkaca nasıl bir yüze yakışır ki:<br />
<em>Elbis&#8217;in önü çaydır<br />
Yar gideli üç aydır<br />
Üç gün yari görmesem<br />
Üç günüm dokuz aydır,</em> mısralarını ezgiyle okumak.<br />
Bazı Bursa türkülerinin içinde düğün alaylarının, düğün evlerinin aydınlık resimleri vardır ve mani güzelliğinde, duruluğunda umutlar, heyecanlar süzülür bu resimlerden gönüllere.<br />
Şarkı ile türkü arasında bazen de mani üslubuna yakın duyuşlar, hissedişler Bursa türkülerinin temelini oluştur. Mani üslubu ve oyun havası tarzı türkülerin ağır basması sebebiyle bu yöre türküleri genellikle kadın sesine ve okuyuşuna uygun düşer.<br />
Bursa türkülerinin; türküden ziyade şarkıya, anonimden ziyade besteye yakın olması şüphesiz bu türkülerin vücut bulduğu mekânlarda, demlerde yaşanılan hayatla ilgilidir. Gülden nazik, sümbülden narin, bülbülden dertli nağmeler dinleyenini dünyaya, hayata, gamdan uzak durmaya çağırır.<br />
Bursa türkülerinin bir kısmı rengârenk elbiselerle kendi aralarında eğlenen, halay çeken gençlerin hayat dolu cıvıltılarını, oyunlarını taşır kendisini dinleyenlerin muhayyilesine. Orta Anadolu ve doğu taraflarının türkülerindeki gözyaşları ve &#8220;ah&#8221;lar, &#8220;of&#8221;lar tebessüme, muratsız sevdalardan neşet eden isyanlar, elemler, tanrıya yakarışlar kah:<br />
<em>At olur da tepmez mi<br />
Yar olur da öpmez mi, </em><br />
Kah:<br />
<em>Allar giyme üşürsün<br />
Beyaz giyme menşursun<br />
Her huyun iyi amma<br />
Ellerle görüşürsün</em> mısralarına, ezgilerine dönüşür.<br />
Şehir türküsü ifadesi en çok bu yörenin türküleri için geçerli olsa gerektir. Türkülere sinen mekanlar çoğu Bursa türküsünde şehir yahut kasaba çağrışımlı mekanlardır. Bursanın Ufak Tefek Taşları, ya da Meşeli Dağlar Meşeli, türküleri bu farklılığın en bariz misallerini sergiler.<br />
Bir Sivas türküsünde<br />
<em>Evlerinin önü arpa<br />
Kır at gelir kırpa kırpa,</em> mısralarıyla söze, saza dökülen manzara bu yörede<br />
<em>Evlerinin önü nane de maydanoz<br />
Siz bizim haneye gelmez oldunuz<br />
Bahçemizde güller açtı dermez oldunuz,</em> sözleriyle türküleşir.<br />
Ozanlık geleneğinin Anadolu&#8217;daki kadar yaygın ve faal olmaması ve kısmi farklılıklar arz etmesi Bursa türkülerinin sesini, rengini belirleyen bir diğer önemli etkendir. Elbette bu yörede de pek çok halk ozanı yaşamıştır ve bu gelenek imkanlar elverdiği kadar devam etmektedir lakin bilhassa Erzurum, Sivas, Kars gibi şehirlerin türkülerindeki &#8220;ozan&#8221; izi Bursa türkülerinde şehirli ve göçmen renklere, izlere dönüşür.<br />
Bursa da diğer şehirlerimiz gibi kendi türküsünü söyler ve Bursa&#8217;nın insanı şüphesiz kendi türküsünde bulur kendisini. Elbette Bursa&#8217;da da ölünür sevda yüzünden, Mardin&#8217;de de ve gönlün şehri yoktur haritalarda, hep aynı elemi misafir ayrılıklarda kapısından içeri. Ancak bunu ifade ediş tarzıdır farklı olan, buna katlanma, bunu kabullenme tarzıdır bunca farklılıkları ortaya çıkaran.</p>
<p align="center"><strong>Türkü Kapısı<br />
</strong></p>
<p>Türkü kapısından girmişseniz bir şehre, kasabaya asla kendinizi yabancısı hissetmezsiniz o diyarın çünkü orda dağlar sizin de dağınızdır, çimenler üstünde sizin de gözyaşlarınız vardır. Türkü söylemeyen, türküsü söylenmeyen, türküye dili dönmeyen şehirler dilsizdir biraz ve gurbet bizler için türkü sesinin duyulmadığı yerdir en çok. Biraz uzak düşsek kendisinden; sılanın aşı, ekmeği, suyu gibi, yârin yüzü annenin kokusu gibi burnumuzda, gözümüzde tütendir türkülerimiz.<br />
Türkülerle gözümüzü açarız dünyaya. İlk ezandan, adımızdan sonra ninniler, türküler okunur kulağımıza. Türkülerle büyür, gurbete, askere uğurlanır, türkülerle sevdalanır, türkülerle düğün dernek kurarız. Türkülerle geçer, türkülerin içinden geçer ömrümüz ve vakit geldiğinde dua ile, ağıtlarla bu dünyadan uğurlanırız.</p>
<p>14. Bursa Edebiyat Günleri, 29/30 Nisan, 2011</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p><!--[if gte mso 9]><xml>  <w:WordDocument>   <w:View>Normal</w:View>   <w:Zoom>0</w:Zoom>   <w:HyphenationZone>21</w:HyphenationZone>   <w:PunctuationKerning/>   <w:ValidateAgainstSchemas/>   <w:SaveIfXMLInvalid>false</w:SaveIfXMLInvalid>   <w:IgnoreMixedContent>false</w:IgnoreMixedContent>   <w:AlwaysShowPlaceholderText>false</w:AlwaysShowPlaceholderText>   <w:Compatibility>    <w:BreakWrappedTables/>    <w:SnapToGridInCell/>    <w:WrapTextWithPunct/>    <w:UseAsianBreakRules/>    <w:DontGrowAutofit/>   </w:Compatibility>   <w:BrowserLevel>MicrosoftInternetExplorer4</w:BrowserLevel>  </w:WordDocument> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <w:LatentStyles DefLockedState="false" LatentStyleCount="156">  </w:LatentStyles> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 10]></p>
<style>  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} </style>
<p> <![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <o:shapedefaults v:ext="edit" spidmax="1026"/> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml>  <o:shapelayout v:ext="edit">   <o:idmap v:ext="edit" data="1"/>  </o:shapelayout></xml><![endif]--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/87-turkulerin-soyledigi-bursa.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>bahar şarkısı</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/86-bahar-sarkisi.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/86-bahar-sarkisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Apr 2011 21:05:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet hamdi]]></category>
		<category><![CDATA[bahar]]></category>
		<category><![CDATA[cahit sıtkı]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[yağmur]]></category>
		<category><![CDATA[yavuz bülent]]></category>
		<category><![CDATA[ziya osman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/86-bahar-sarkisi.html</guid>
		<description><![CDATA[Hüseyn KAYA Hava birdenbire değişir, bulutları kendi aralarında garip bir telaş alır ve başınızı göğe kaldırdığınızda ansızın bir damla düşüverir göklerden yüzünüze, sonra bir damla elinize, bir damla daha… Yağmurun başladığını fark ettiğinizde artık çok geçtir. Sağa sola bakıp sığınacak bir yer arasanız da yakalanmışsınızdır bir kez yağmura. Şen ve oyun düşkünü küçücük bir kız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right">Hüseyn KAYA</p>
<p>Hava birdenbire değişir, bulutları kendi aralarında garip bir telaş alır ve başınızı göğe kaldırdığınızda ansızın bir damla düşüverir göklerden yüzünüze, sonra bir damla elinize, bir damla daha… Yağmurun başladığını fark ettiğinizde artık çok geçtir. Sağa sola bakıp sığınacak bir yer arasanız da yakalanmışsınızdır bir kez yağmura. Şen ve oyun düşkünü küçücük bir kız çocuğu gibi siz kaçtıkça ondan, o habire kovalar sizi. Ya bu oyuna kendinizi kaptırır tamamen ıslanmayı göze alır ve şaşkın bakışlar arasında ıslanarak ve etrafa tebessümler dağıtarak ilerlersiniz yollarda ya da tüm işlerinizi unutup bir saçak altına sığınarak yağmurun sesiyle uzaklara dalarsınız dakikalarca.</p>
<p align="center"><em>***<br />
Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik<br />
Bir güzellik doluyor yüreğime şiirden<br />
(Yavuz Bülent Bakiler)</em><span id="more-86"></span></p>
<p>Gökyüzünden değil de başka bir dünyadan düşüyor gibidir her bir yağmur damlası. Mağaza önlerinde, otobüs duraklarında onlarca insan birbiriyle konuşmadan, birbirinin yüzüne dahi bakmadan öylece bakakalır yollara, boşluğa. Yağmur yıkar götürür tüm gürültüleri, sesleri. Arabaların sesi azalır, etraftan yükselen müzik sesleri duyulmaz olur ve yalnız yağmur konuşur. O konuştukça rahmetle aydınlanır şehrin yüzü. Yüzlerce mısra üşüşür şairlerin kalbine, anneler çocuklarına şefkatle sarılır, toprak usulca kımıldar, ağaçların dallarına can yürür, serçeler bahar sarhoşluğuyla zikre hazırlanır çatı aralarında ve herkesin bildiği içinde yağmur geçen tekerlemeler usulca kalbinize kendini fısıldayarak akıp uzaklaşır zihninizden.<br />
Yağmur dinip bulutlar dağılmaya yüz tuttuğunda sizden geriye küçük bir çocuk kalır ve yağmurun hediyesi rengarenk bir ebemkuşağı arar gözleriniz uzaklarda. Yağmur aslında en çok çocuklar için yağar ve en güzel çocuklar karşılar onu kapı önlerinde, pencere önlerinde. Vakit geceyse hisli ninnileri uzaklardan fısıldayan bir annedir yağmur.</p>
<p align="center"><em>***</em><br />
<em>Varsın bahçelerde rüzgâr gezinsin,</em><br />
<em>Yağmur ince ince toprağa sinsin</em><br />
<em>(Ahmet Hamdi Tanpınar)</em></p>
<p>Yazın da yağmuru vardır, güzün de ve her vakit yağan yağmurun güzelliği başka başkadır; fakat yağmurun kendi mevsimi bahardır. Öteki mevsimlerin beklenen ya da beklenmeden kapıyı vuran telaşlı misafiridir o.<br />
Bahar geldiğinde dağ, taş, toprak, ağaç, kurt, kuş yüzünü göğe döner ve kutlu bir misafiri bekler gibi onu bekler. Bilirler ki o gelmeden bahar da gelmiş sayılmaz. Vakit gelip yağmurun eli toprağı okşadığında bahar; bayrama dönüşür, hasret; vuslata.</p>
<p align="center"><em>***<br />
Kâh esecek rüzgâr, kâh dinleyeceğiz yağmuru<br />
(Ziya Osman Saba)<br />
</em></p>
<p>Nasıl ki güz; yaprak diliyle, kış; kar diliyle konuşur, bahar da yağmur diliyle selamlar yeryüzünü ve toprağa yağmurla söyler şarkısını. Yağmur; biraz hasretle, hüzünle; fakat en çok ümitle kendini bırakır toprağın bağrına. Sevinçten çığlık çığlığa toprağa düşen her yağmur damlasının ayrı bir sesi, ayrı bir hikayesi vardır ve her biri kendi hikayesinin duyulmasını ister. Dışarıda olmadığımız vakitlerde pencerelerimizi tıkırdatıp kaçan yağmur tanelerinin tek niyeti de budur aslında. Yağmurun hikayesi biraz da insanın hikayesidir ve ciğerlerimizi patlatırcasına içimize çekmekten huzur duyduğumuz yağmur kokusu; farkında olmasak da kendi kokumuzdur.</p>
<p align="center"><em>***</em><br />
<em>İyi ki bilmiyor kalabalıklar</em><br />
<em>Yağmura bakmayı cam arkasından</em><br />
<em>(Sezai Karakoç)</em></p>
<p>Yalnız toprağı değil düşlerimizi, hayallerimizi, çocukluğumuzu, insan yanımızı uyandırandır yağmur. Dünyada olduğumuzu, yalnızlığımızı onunla hatırlar; biraz da onu elimizde, yüzümüzde, gözlerimizde hissettikçe yaşadığımızın, rahmetten mahrum yaşayamayacağımızın farkına varırız.<br />
Hiçbir yağmur üşütmez yalnızca içimizi titretir aslında.<br />
Tıpkı yağmur duası gibi yağmurun da bir duası vardır yalnızca kendisini tanıyanların bildiği, duyduğu. Bu yüzden kadrini, kıymetini bilmeyenlere, duasını duymayanlara bazen küstüğü de olur yağmurun ve özletir kendini. Onun yüz çevirdiği, az uğradığı yahut uğramadığı baharlarda, şehirlerde hep bir şeyler yarım, eksik kalır; yürekler kasavetten daralır, çiçeklerin yüzünde durgunluk, ağaçların yapraklarında hüzün okunur. Suyu azalan ırmakların sinesinde balıklar endişeyle dolaşır ve nihayet kuşanılan çocuk safiyetiyle yağmur için yağmurun sahibine el açılır, dua edilir. Kalpler; kuru, çatlak topraklar gibi onun gökten inmesini beklerken; o, göğün rahmani bir dokunuşuna dönüşür ve düşer kendisi için açılmış avuçlara. Yağmur gökleri üzerimizde durdurandan umut kesmemeyi öğretir bekleyenlerine böyle zamanlarda.<br />
Kim bilir, kimin göğe doğru açtığı avuçlar hatırına kabul olmuş birer duadır; kaldırımlara, yeni yeşermiş yaprakların uçlarına dökülen küçücük yıldızlardır üzerimize rahmet serpiştirerek geçen yağmur tanecikleri.</p>
<p align="center"><em>***<br />
İçimdeki şarkıyı bazan dinleten bana<br />
Bazan da gözyaşıma ayak uyduran yağmur<br />
(Cahit Sıtkı Tarancı)<br />
</em></p>
<p>Yağmur dindiğinde çiçekler, ağaçlar, kuşlar şükranla el sallar onu getirip bırakan bulutlara. Toprağa günler sonra ilk kez ayak basan Nuh’un heyecanı, umudu ve dünyanın arınmışlığıdır aslında her yağmur sonrası kalbimizde hissettiğimiz sıcaklık. Sulara karışarak uzaklaşır bizden yüzümüz, ellerimiz, kalbimiz, cümle ağırlıklarımız ve içinde boğulduğumuz karanlık dünyamız. Gözleri ve kalbi neşeyle parıldayan ıslak bir çocuğa çevirir bizi, şayet ona yakalanmışsak bu oyunda.</p>
<p align="center">***<br />
<em>Ben nerede yağmur yağarsa orada şemsiye kırmanın kitabıyım</em><br />
<em>(Mevlana İdris)</em></p>
<p>Her annenin çocuğuna yağmurlu gecelerde anlatacağı, içinde melek ve yağmur bulunan bir yağmur masalı olmalı. Her şairin, içinde yağmur geçen bir şiiri mutlaka olmalı ve her bestekâr içinde yağmurun sesini duyabileceğimiz bir şarkı bırakmalı yaşadığı dünyadan giderken. Yağmurlu bir günün resmini çizmemişse, çizmeyi düşünmüyorsa eğer bir ressam, resim çizmeyi bırakmalı ve yağmurlu günlerde şemsiye satışları, şemsiyeyle sokağa çıkmalar yasaklanmalı. Yalnızca yağmurun yağdığı vakitlerde yürümek için kaldırımlar, parklar, yollar inşa edilmeli bütün şehirlerde. Her yağmurdan evine kuru dönenler kapıdan içeri alınmamalı çünkü insan her bahar en az bir kez tepeden tırnağa ıslanmalı ve yağmur yağarken dünya ile ilk kez merhabalaşan tüm bebeklerin adı yağmur konulmalı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/86-bahar-sarkisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>kış güzeli</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/85-kis-guzeli.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/85-kis-guzeli.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Mar 2011 06:56:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[deneme]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyinkaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseynkaya]]></category>
		<category><![CDATA[kış]]></category>
		<category><![CDATA[kışgüzeli]]></category>
		<category><![CDATA[semerkand]]></category>
		<category><![CDATA[soba]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/85-kis-guzeli.html</guid>
		<description><![CDATA[hüseyn kaya Bilhassa havanın erkenden karardığı soğuk kış akşamları evinize adım attığınızda önce onun yokluğu karşılıyor sizi biliyorum. Onun yokluğunu düşünüp mutsuz oluyor, onunla geçen koca bir maziyi tebessümle yâd ediyorsunuz zihninizde, kalbinizde. Onu hatırladığınız andan itibaren senelerdir evinize uğramayan bir dostun sıcak hasreti sarıyor tüm benliğinizi ve birden etrafınızdaki her şey tuhaf bir sessizliğe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right">hüseyn kaya</p>
<p>Bilhassa havanın erkenden karardığı soğuk kış akşamları evinize adım attığınızda önce onun yokluğu karşılıyor sizi biliyorum. Onun yokluğunu düşünüp mutsuz oluyor, onunla geçen koca bir maziyi tebessümle yâd ediyorsunuz zihninizde, kalbinizde. Onu hatırladığınız andan itibaren senelerdir evinize uğramayan bir dostun sıcak hasreti sarıyor tüm benliğinizi ve birden etrafınızdaki her şey tuhaf bir sessizliğe gömülü, ustaca hazırlanmış bir dekora dönüşüyor. <span id="more-85"></span>Usul usul çocukluğunuz ya da ilkgençliğiniz tutuyor hareketsiz kalan elinizden ve sizi bahçeli, küçücük müstakil evinize götürüp. dışarıda uğuldayan soğuğa küçücük çıtırtılarla karşılık vermeye çalışan sobanızın kenarına bırakıveriyor… Ne yaşıyorsanız orada, o sobanın başında yaşıyorsunuz işte. Dünya orada dönüyor, gün orada başlayıp orada bitiyor. Tebessümlere, sohbetlere ondan bir sıcaklık siniyor ve kederler hüzünler kaybolmasa da uzaklaşıyor onun yanı başında.<br />
Yıllar sonra yokluğunda anlıyorsunuz onun; oraya, odanın ortasına değil de huzurun ve durgun bir hayatın tam ortasına kurulu olduğunu.<br />
***<br />
Eğer sobalı bir evde büyüdüyseniz, sobaya dair hatıralarınız asla küllenmez zihninizde. İlk zamanlar canınızı yakan sizi inciten acı hatırlardan bile yıllar sonra tatlı bir sıcaklık yayılır kalbinizin odalarına.<br />
Kim bilir kaç elinizde kolunuzda küçücük küçük yanık izleri bırakmıştır da yine de ona küsmemişsinizdir. En sevdiğiniz kazağınızı, her gün kullandığınız eldiveninizi ve daha kendisine sırf kurutsun diye emanet ettiğiniz pek çok eşyanızı elinizden almasına da ses çıkarmamışınızdır çoğu zaman biliyorum. Hatta son anda elinden kurtardığınız bir eşofmanla yahut önlükle bir yıl okula gidip gelme mahcubiyetini size yaşatan da odur ancak yine de ona kızamamışsınızdır bir kez; zira ya üzerinde kar, buz erittiğiniz zamanların intikamına yormuşsunuzdur onun bu hallerini ya da doymak bilmeyen midesine gönderdiklerinizin fazlalığına.<br />
Kah sizi etrafına toplayan kocaman bir oyuncağa dönüşmüştür kah şefkatli, sıcak bir anne, baba kucağına… Kah uzun bir kış gecesi ejderhalarla dolu hayal sinemaları izletmiştir size evin tavanına vuran ışıklarıyla kah hüzünlü ninniler fısıldamıştır kulağınıza uyku tutmayan gecelerde uyumanız için.<br />
Yemeğiniz onun üzerinde pişmiştir, çamaşırınız onun yanında kurumuş, çayınızı o sıcak tutmuştur. Onun fırınında annenizin pişirdiği ve bir ömür tadını unutamadığınız ekmeğin kokusuyla açmışsınızdır bazı sabahlar gözlerinizi güne,  onun üzerinde güğümlerle kaynayan sularla çimdirmiştir sizi anneniz kocaman sac bir leğenin içinde hastalanmayasınız diye. Nereden size musallat olduğunu bilemediğiniz kış hastalıklarını battaniyelere sarınıp, minderlere uzanarak; ancak onun kıyısında başınızdan savabilmişsinizdir.  Ezan seslerinin havada donduğu soğuk sabah namazı vakitlerinde onun size sakladığı ılık su ile almışınızdır abdestinizi. Elektriklerin ansızın kesildiği uzun kış akşamlarında kim bilir kaç şarkı, kaç türkü tutmuşsunuzdur pilli radyonuzu dinlerken onun yanı başında.<br />
***<br />
Kimimizin kuzineli uzun sobaların başında kaldı çocukluğu, kimimizin içi tuğlalı yüksek sobaların kıyısında, kimimizin ise kocaman odalarda tezek ve çalı ile doyurulmaya çalışılan küçücük sac sobaların önünde…<br />
Kabanın, kazağın, ayakkabının, yorganın, battaniyenin; hatta odanın, evin değerini sobamızdı bize öğreten. Dış kapının anahtar deliğinin tokmak gibi buz bağladığı ayazlarda; odunu, kömürü, evi barkı olmayanları düşünüp, onlar için dua etmek inceliğini de sobamız işledi çocuk kalplerimize.<br />
Avuçlarımızın içinden iğneyle çıkardığımız kıymıkların acısını unuttuysak da onun için odun kırmaya çalışırken kör keserlerin ellerimizde açtığı yaraların izleri silinmedi yıllar yılı.<br />
Gençlik yıllarımızda sahibine gönderemediğimiz mektupları, kendimizden dahi sakladığımız şiirleri ve bazen unutmak istediğimiz fotoğrafları teslim ettiğimiz en büyük sırdaşımızdı sobamız. Ne bir cümlesi duyuldu başkası tarafından ona emanet edilen mektupların, ne bir kelimesi…<br />
***<br />
Elbette yalnız evlerimizin, odalarımızın vazgeçilmezi değildi o. okullarımızda, kış boyu gocuklarla oturulan kırık pencereli sınıflarda da Şırnak’ın, Cizre’nin haritadaki yerini öğrenmeden önce kömürünü öğrendik böğrü delik deşik sobaların başında.  Öğretmenimizden aferinler almak için kaç kez suni teneffüs yaptık küçücük ciğerlerimizle, iki büklüm yorgun, yaşlı sobalara. Kaç kez kararmış ellerimizde çıra ve is kokusuyla döndük suları kesik okullarımızdan evlerimize…<br />
Büyüklerin yeni yürümeye başlayan kardeşlerimize onu gösterirken niçin “uf”, “cıs” gibi kelimeler söylediklerini ancak acı tecrübelerden sonra anlayabildik ve fen bilgisi derslerinde yapamadığımız deneyleri onun sayesinde yaptık; kolonyanın yanabileceğini, ilaç şişelerinin patlayabileceğini bize o öğretti.<br />
Belki de en mühimi, bir evin bacasının tütmesinin ne demek olduğunu onunla yaşadık, onunla bildik.<br />
***<br />
Şimdilerde ne evlerde, ne okullarda; bazen usul usul uzaklaşan hurdacı arabalarının üzerinde bazen eski eşya alıp satan dükkânların önünde rastlıyorum en çok sobalara. Belli ki halen anlayabilmiş değiller ansızın kapı önüne bırakılmalarının nedenini. Yüzleri çizik çizik, kapakları paslanmış olsa da halen yanlarından geçen sokak kedilerine tebessüm ediyor gibiler. Her birinin yüzünde ayrı hikaye, her birinin kalbinde başka başka ayrılıklar. Yerlerini yadırgadıkları her hallerinden belli, hepsinin bakışında aynı keder, duruşunda aynı tedirginlik ve ümitsizlik.<br />
***<br />
Evde onun yokluğundan oluşan boşluğu yıllardır dolduramıyorsunuz biliyorum. Ne kanepeler, ne masalar koydunuz onun yerine ama hiç biri yakışmadı oraya. Onu evinizden uzaklaştırdığınızdan beri sanki yemeklerinizin tadından, huzurunuzdan ve çayınızın sıcağından bir şeyler uzaklaştı, gitti onunla siz de farkındasınız. Sobanız olmadığı için artık minderleriniz de terk etti evinizi. Yıllardır kibrit almıyor, eski defterlerinizi, kâğıtlarınızı biriktirmiyorsunuz o evinizde olmayınca. Hiçbir şeyin varlığı, onun yokluğunu unutturmuyor, halen mandalina, portakal yediğinizde kabuklarını çöpe atmaya kıyamıyorsunuz. Halen patates kızartmasına alışamadınız ve közlenmiş patateslerin tadını arıyorsunuz her seferinde. Bazı geceler uyumaya çalışırken kulaklarınızda kapağı kırık, dibi kireçli güğümlerden gelen ninnilerle uzak diyarlara gitmek istiyorsunuz. Odun kokusu duymak, dışarıdan getirdiğiniz bir avuç karın, önce nasıl suya, sonra buhara dönüştüğünü tekrar tekrar seyretmek istiyorsunuz. Elektirikli, gazlı sobalar plastik meyveler gibi görünüyor gözünüze. Farkında değilsiniz; ama girdiğiniz her kapıyı sıkı sıkı kapatıyorsunuz ve tüm sıcaklığına rağmen evinizin zaman zaman kazakla dolaşıyorsunuz odalarda.<br />
Unutmaya, yerini doldurmaya çalışmamız boşuna… Hiçbir şey tutmayacak onunun yerini. Dört mevsimin üçünde evlerimizin en güzel köşesini süsleyen o kara gözlü, nazlı kış güzeli, önüne bırakıldığı kapıdan bir daha asla içeri girmeyecek…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/85-kis-guzeli.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>kedi güzellemesi</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/84-kedi-guzellemesi.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/84-kedi-guzellemesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Feb 2011 21:46:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[asafhalet]]></category>
		<category><![CDATA[deneme]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyinkaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseynkaya]]></category>
		<category><![CDATA[kedi]]></category>
		<category><![CDATA[sedatumran]]></category>
		<category><![CDATA[semerkand]]></category>
		<category><![CDATA[sezaikarakoç]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/84-kedi-guzellemesi.html</guid>
		<description><![CDATA[hüseyn kaya Nerede, ne zaman karşınıza çıkacaklarını asla tahmin edemezsiniz. Bazen gecenin karanlığında ansızın parlayan bir çift göz, bazen alçak bahçe duvarlarından aşağı birden bire atlayan bir karartı olarak geçer gider yanınızdan, dönüp yüzünüze bile bakmadan. Bazen öyle sessiz gelir ki yakınınıza onu karşınızda gördüğünüzde ürperir salâvat getirmek zorunda hissedersiniz kendinizi. Kimi zaman kırk yıllık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right">hüseyn kaya</p>
<p>Nerede, ne zaman karşınıza çıkacaklarını asla tahmin edemezsiniz. Bazen gecenin karanlığında ansızın parlayan bir çift göz, bazen alçak bahçe duvarlarından aşağı birden bire atlayan bir karartı olarak geçer gider yanınızdan, dönüp yüzünüze bile bakmadan. Bazen öyle sessiz gelir ki yakınınıza onu karşınızda gördüğünüzde ürperir salâvat getirmek zorunda hissedersiniz kendinizi.<span id="more-84"></span> Kimi zaman kırk yıllık tanıdık gibi ayaklarınıza dolaşır, masum gözlerle gözlerinizin içine bakar. Kimi zaman ardından seslenseniz de umursamaz, salınarak yürür gider, duymazdan gelir sizi.<br />
Hiç görmedim, tanımadım, bilmem, diyemezsiniz. Hani birlikte geçirdiğiniz vakit, paylaştığınız mekân yoksa bile ya komşunun balkonunda ya bir ağacın tepesinde kendisini kurtaracak itfaiyeciyi beklerken, kısa bir süre bile olsa anlamlı bakışlarla göz göze gelmişliğiniz vardır. Yahut bir hafta sonu gezisinde çocuğunuzdan aldığı cesaretle kim bilir kaç metre peşinizde yürümüştür pürtelâş…<br />
Hepsinin de renkleri, türleri başka başka; ama hep aynı pencereden aynı masum gözlerle bakarlar hayata. Kendilerinin pek umurunda olmasa da kiminin adı boncuk, sarman, maviş, pamuktur, kiminin adı mestan, duman…<br />
Anlamak zordur kedileri…</p>
<p align="center">***</p>
<p align="center"><em>Kimse sevmedi onları benim kadar</em><br />
(Sedat Umran)</p>
<p>Hangi mecliste, nasıl bir muhabbetin ortasında olursa olsun kedi lafzı ağızlardan çıktığında mutlaka herkesin söyleyecek üç beş kelamı vardır mevzuya dair; zira hemen hepimizin mazisinde, kendine has usulüyle hayatımıza sızmış ve bir zaman sonra ardında küçük hikâyeler bırakarak kaybolup gitmiş bir kedinin pati izleri mutlaka vardır.<br />
Elbette cümle mahlûkatın kendince bir güzelliği, sevecenliği vardır ancak ne köpek sevgisine benzer kedi sevgisi ne de kuş, balık, tavşan sevgisine. Köpek, kuş, tavşan, balık sevmeyen bir çocuk olabilir; lakin kedileri, hele de küçük yavru kedileri sevmeyen çocuk yok gibidir yeryüzünde. Kediler bunun farkındadırlar ve yaratılıştan mayalarına katılan bir beceriyle en haşin, en cevval çocuğun bile olmadık hareketlerle kalbini yumuşatıp yüreğini yufkalaştırmayı bilirler. Sürekli yukarı doğru uzattıkları küçük pembe burunlarıyla, hep yalvarır gibi bakan uykulu gözleriyle, pelüş bir oyuncağı andıran parlak yumuşacık tüyleriyle, içlerinde sanki sürekli küçücük bir motor çalışıyormuş edası veren mırıltılarıyla gelir ve açık buldukları her kalbin en sıcak köşesine kıvrılıverirler.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Köyde, yaylada, şehirde hep insanların yakınında, yanında bulunmak en büyük endişesidir kedilerin. Nankörlüklerine dair koparılan onca şamataya, haklarında çıkarılan onca olumsuz deyime rağmen bu iftiralara, dedikodulara küsüp insanlardan uzaklarda bir yerlerde yaşamayı düşünmezler asla. Hatta ne sebeple olursa olsun, sahiplerinden, evlerinden ayrı düştüklerinde, rivayete göre yıldızlara bakarak fersah fersah uzakta olsalar bile günler haftalar sonra yeniden bulurlar evlerini, sahiplerini.<br />
Kediler duymazdan gelseler de arkalarından söylenen sözleri bazı insanlar sırf bu söylentiler yüzünden rahatsız, tedirgin olur kedilerin varlığından. Neyse ki çoğunluk, bolluktan bereketten bir işaret sayar kedilerin varlığını, huzur ve güven duyar onların bulunduğu ortamlarda.</p>
<p align="center">***<br />
<em>Benim küçük bir kedim vardı<br />
Ahmak bir ayak ezdi</em><br />
(Asaf Halet Çelebi)</p>
<p>Kedi; yalnızların ve suskunların dostudur en fazla ve belki de bu yüzden şairlerin, yazarların, âlimlerin yanında, evinde olmazsa olmazlardandır. Kitap raflarının aralarında, çalışma masalarının kenarında kendilerine bir yer bulup, dinler, okur ve anlar gibi izler sahibini. Bu dostluğun verdiği ayrıcalıkla, şiirlere, hikâyelere, romanlara kolayca sızar ve sayfalar arasında nazla, gururla usul usul dolaşırlar. Onlarca edebiyatçının, sanatçının kucaklarında kedileriyle çekilmiş fotoğrafları, kedilerin kendilerine sahip seçmekte ve onları etkilemekte ne kadar mahir olduklarının da bir belgesidir aslında.<br />
Tıpkı bebekler, çiçekler gibi kedilerin de resimleri elden ele gezer kartpostal olur, çerçevelenip duvarlara asılır. Zaten kedi; biraz hareket eden salon bitkisi ve biraz da miyavlayan çiçektir…<br />
İnsanlar değişir, şehirler değişir, hayatlar değişir fakat kediler her çağa, her mekâna ayak uydurmayı başarırlar. Bir yer sofrasında sininin altında da karnını doyurmayı becerir büyük şehirlerin çöp kutularının içinde de… Marketlerden alınan mamalarla besleniyorken de ansızın bir sineğin peşine takılıp saatlerce oyalanır dağ başında bir çiftçi kulübesinde yaşıyorken de.</p>
<p align="center">***<br />
<em>Kim verecek kedilere trafik bilgilerini<br />
Ki hayatlarıyla ödemekteler bir yandan öbür yana geçmeyi.</em><br />
(Sezai Karakoç)</p>
<p>Kah küçük ve sevimli bir dost, kah mağrur bakışlı bir kahraman, kah lüzumsuz işlerle etrafındakileri eğlendiren canlı bir oyuncak, kah ettiği kabahatin farkında bir ağır suçlu…   Evcil hayvandan öte evin bir ferdidir kedi. Yiyecekten içecekten onun da nasibi ayrılır. Evin en sıcak ve sakin köşesi tartışmasız hep ona aittir. Evden uzaklaşsa gitse yokluğu hissedilir, yeri boş kalır ki öleceğini hissettiği vakit sırf sahibine o hüznü tattırmamak için yaşadığı yerden uzaklaşıp ıssız mekânlarda öldüğü rivayet edilir.<br />
Mutluluklarını, sevgilerini, hüzünlerini hülasa hiçbir hissini gizlemeyi beceremez kediler insanlar her vakit dillerinden anlamasalar da.<br />
Kesilmiş kulağına, koparılmış kuyruğuna, çıkarılmış gözüne rağmen, her sabah başka bir hemcisinin cesedini asfalt yollarda gördüğü halde bizden umudunu kesmeyen,  kendisine uzatılan her elde dostluk arayan belki de tek mahlûktur kedi.<br />
Birbirlerinden pek hoşlanmasalar da tıpkı serçeler gibi kediler de süsüdür şehirlerin.<br />
Ne kadar dünya telaşıyla kaçmaya çalışsanız da onlardan, yaşadıkça birikir kedileri sevmek için bahaneleriniz.<br />
Olmadık yerlerde hafif, sevecen mırıltılarla yanınıza gelir, ayaklarınıza sürünür, peşinize takılır yahut ağlar gibi bir sesle pencerenizin önünde, kapınızın eşiğinde sizi bekler günlerce. Kovarsınız gitmez, süt verirsiniz içmez… Her dilden anlayan Süleyman olmadığınızı bile bile yüzünüze, gözlerinizin içine bakar daima. Gözlerinden bellidir konuşmak arzusu. Hüzünlü ve naif kıssalar getirmiştir size uzak iklimlerden eski çağlardan. Kalbinizin kapısını aralayıp da bir kez dinlemeye başladıysanız bir kediyi; ömür boyu anlatır size sırtındaki mührü, Nuh’un gemisini, Ebu Hureyre’yi , Hz. Muhammed’in evindeki uykusunu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/84-kedi-guzellemesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>hayal defteri</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/83-hayal-defteri.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/83-hayal-defteri.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 Jan 2011 16:42:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[az edebiyat masal sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[hayal defteri]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/83-hayal-defteri.html</guid>
		<description><![CDATA[hüseyn kaya Uzak bir dağ başında, bilmediği bir zamanda küçücük bir kalbin karanlığını terk ederek, ılık bir bahar günü merhaba demişti dünyaya küçük ve cılız gövdesiyle. Evveliyatını hatırlamıyordu. Ne kendisine ne de gözlerini açtığı dünyaya dair bir şeyler biliyordu. Telaşlı ve ürkek bakışlarla, dokunuşlarla günlerce kendini, etrafını tanımaya çalıştı. Hayatla yeni kucaklaşan küçücük bir meşe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right">hüseyn kaya</p>
<p>Uzak bir dağ başında, bilmediği bir zamanda küçücük bir kalbin karanlığını terk ederek, ılık bir bahar günü merhaba demişti dünyaya küçük ve cılız gövdesiyle. Evveliyatını hatırlamıyordu. Ne kendisine ne de gözlerini açtığı dünyaya dair bir şeyler biliyordu. Telaşlı ve ürkek bakışlarla, dokunuşlarla günlerce kendini, etrafını tanımaya çalıştı. Hayatla yeni kucaklaşan küçücük bir meşe palamuduydu.<span id="more-83"></span> Önce güneşi bildi, sonra geceyi ve gündüzü… İlk selamı ürkerek tutunduğu toprağa verdi, sonra damarlarında dolaşan suya… Rüzgârla, yağmurla ve doluyla tanıştı kısa zaman içinde. Dünyaya gözlerini üzerinde açtığı toprağı tanıdıkça daha güvenle uzattı ayaklarını yere. Yaşamanın sevinciyle gelişti boy attı kısa zamanda. Üstünden geçen bulutları gördü, ayaklarının altında toprağın, böceklerin hışırtısını duydu. Sevdi dünyayı, bulutları, sabahlara kadar seyrettiği yıldızları ve hayata, dünyaya verdi kendini.<br />
Her gün güneşi aynı heyecanla bekledi, her yağmur yağdığında aynı mutlulukla uzattı yapraklarını su damlacıklarına, her rüzgarı incecik bedeninde hissetti. Dünya ve etrafındaki her şey yalnızca kendisi için var edilmiş gibiydi.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Bir güz sabahı üşüyerek uyandı gecenin koynundan. Büyüyen kalbi yavaşlamış gibiydi. Güneşi hissetmek için vücudunda, günlerce çırpındı; fakat ne kadar güneşe uzattıysa da başını ısınamadı bir türlü. Bahar boyunca sevinçle yapraklarını uzattığı yağmur taneleri hızını artırmıştı ve rüzgar tüm gövdesini titretmeye yetiyordu bilhassa akşam üstleri. Uzun bir uyku sarıp sarmaladı palamudun incecik gövdesini. Birkaç hafta yalnızca üzerindeki çiğ tanelerinin güzelliğin görmek için uyandıysa da sabahları, lapa lapa gökten inen ilk karla kendini uykunun kollarına bıraktı. Beyaz bir yorgan gibi dört yanını kapladı kar bahara kadar.<br />
Uzun ve güzel rüyalar gördü kış boyu küçük palamut kardan yorganının altında. Uzaklarda, başka topraklarda kendisine benzeyen kardeşlerini gördü, kuş seslerini andıran çocuk çığlıklarını ilk kez rüyasında duydu.<br />
Kışın nasıl geride kaldığının farkına bile varmadı bahar geldiğinde. Uzun bir uykunun mahmurluğuyla açtı gözlerini dünyaya. Kendisi dâhil her şeyi başkalaşmış gördü. Sanki dağlar biraz alçalmış kayalar ufalmış gibiydi. Usulca ayaklarına baktı bayağı yukarda kalmıştı başı. Üstelik etrafında sürekli kelebekler, kuşlar uçuşuyor; kuşların bir kısmı kollarına konmaya çalışıyor fakat hemen uçup gidiyorlardı. Zira incecik kolları kırılacak gibi oluyordu kocaman kuşların ağırlığından. Yine de bir kuşun koluna konması garip bir mutluluk verdi ona.<br />
Artık acemisi değildi dünyanın ve hayatın. Baharın güzelliğini tüm bedeninde hissediyor, yaprak yaprak gövdesini yeşile büründürüyor, hep daha yukarılara uzanmak, bulutlara yaklaşmak istiyordu küçücük gövdesiyle. Yağmurun nerden geldiğini, karın nasıl yeryüzüne indiğini, bulutların nasıl sürüklendiğini, kuşların nasıl uçtuğun merak ediyordu. Biraz da yalnızlık çekiyordu kimseyle konuşamamaktan. Arada bir dalları arasından geçen rüzgar da olmasa iyice yapayalnız hissedecekti kendisini kocaman dünyada çünkü etrafındaki küçük bitkiler, çiçekler gün geçtikçe daha da aşağıda kalıyordu ve ancak bağırarak seslerini duyurabiliyorlardı ona. Çabucak büyümenin en büyük sıkıntısı bu olmalıydı; yalnızlık…<br />
Güz o yıl çabuk geldi. Önce otlar sarardı sonra çiçekler… Her sabah gövdesinden yere dökülen yaprakları saydı bir süre. Son yaprak da kendisini terk ettiğinde ne kadar yorucu bir baharı ve yazı geride bıraktığını düşünerek esnedi ve yine daldı aylar sürecek uykusuna.<br />
Güneş doğdu, battı; mevsimler döndü, yıllar birbirinin peşinde sürüklendi. Artık saymaz oldu geride bıraktığı mevsimleri çünkü iyiden iyiye alışmıştı dünyaya. Üstelik son birkaç yıldır yapraklar arasından başlarını uzatan küçücük yemişleri, şapkalı çocuklar gibi savruluyorlardı sağa sola. Boyu uzadığı için artık etrafını çok daha iyi görebiliyor, dallarında sayısız kuşları da misafir edebiliyordu. Onca uzaklığına rağmen şehirlere, bazı vakitler gölgesi altına gelip piknik yapan insanlar bile oluyordu. Uzun kış mevsimlerinde gördüğü rüyaları yaşıyor başında dönen kuşların şarkıları, zaman zaman duyduğu çocuk kahkahaları onun da başını döndürüyordu.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Yıllar yılları kovaladı. Boyu uzadıkça uzadı ve gövdesi kalınlaştıkça kalınlaştı. Ayakları yerde başı bulutlarda kocaman bir palamut ağacı olmuştu artık. Yazın sıcağını tüm gövdesinde hissetti yıllarca, kışın soğuğuna bıraktı kendini uzun kışlar boyunca. Dallarındaki kuş yuvalarına başka bir özen gösterdi, altında dinlenen yolculara hışırdayan yapraklarla şarkılar söyledi. Dallarına salıncak kuran çocukların çığlıklarıyla içi göçtü ve daha derinlerine uzattı köklerini toprağın. Etrafına saçıldı, uzaklara dağıldı küçücük yemişleri. Etrafında onlarca küçük palamudun hayat dolu renklerini gördü, içinde bir annenin sevincini duydu. Küçük fidanların heyecanlarını telaşlarını görmek onun için bambaşka bir duyguydu.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Kaç yıl geride bıraktı bilemedi, kaç kez kar kapladı koca gövdesini sayamadı. Yıllar geride kaldıkça baharlarda uyanmak daha bir zahmetli ve zor gelir oldu ona. Kocaman bir gövdeyi uyandırmaya yetmez oldu güneşin, rüzgarın tesiri. Küçük bir palamut ormanına dönmüştü etrafı. Gözünün görebildiği her yerde kendisinden bir parça, bir renk görüyordu.<br />
Dallarından bir kısmı son birkaç bahardır yeşermemişti ve içindeki garip sızı da bir türlü terk etmiyordu gövdesini. Kuruyan dallarına bakıp üzülüyor ve artık uyanamayacak olmanın endişesiyle uzun uzun bakıyordu etrafına, dağlara, gökyüzüne, yıldızlara, bulutlara. Yağmuru son kez tutar gibi tutuyordu yapraklarıyla, rüzgarı aynı endişeyle kucaklıyordu uzun uzun… Toprak usul usul kayıyordu ayaklarının altından sanki.<br />
O güz onun son kez uyuyuşu oldu gerçekten de. Bir daha asla dönmemek üzere, kendisinden yüzlerce parçayı bırakarak o yere, ayrıldı bu çok sevdiği dünyadan.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Uzun bir aradan sonra, bilmediği bir zamanda, küçücük bir kalbin hızla çarpan hafif sesiyle açtı gözlerini başka bir âleme. Güzel bir defter olduğunun farkında değildi ilk zamanlar. Her şeyin acemisiydi, anlayamadı bir süre nerede olduğunu. Üzerine eğilmiş masum bir çift göz gördü ilkin, sonra kalemle tanıştı, kalemi bir yerlerden hatırlıyor gibiydi. Harfleri, kelimeleri paylaşmayı ve sır tutmayı öğrendi tez zamanda. Dallarında kuşları misafir etmiyordu artık; ancak bazen ılık bir gözyaşı düşüyordu yaprakları arasına bazen sevinç dolu cümleler yazılıyordu. Ona her derdini anlatan ve onu gözü gibi saklayan bir dosta sahip olmanın huzurunu her gün hissetti sayfalarında. Yılları, haftaları günleri ezberledi. Haftalar, aylar sonra tüm sayfaları mutluluğun, kederin, yalnızlığın ümidin bin bir rengi ile süslenip de bir kitaplığın tenhasında saklandığında küçük bir hüzün duydu önce. Yalnız kalacağını düşündü bir an. Kederi çok kısa sürdü çünkü hiçbir sayfası boş değildi ve her sayfasında koca bir gün saklıyordu, üstelik yanı başında kendisi gibi birkaç defter daha vardı. Eski defterlerin kardeşi olduğunu anladığında kitaplarla da çoktan dost olmuştu. Defter, ne kadar çabalasa da önceki hayatına dair hiçbir şey hatırlamıyordu fakat kitaplardan biri uzun uzun anlattı ona kendi hikâyesini ve bütün kitapların, defterlerin hikâyesini.<br />
Bazen kardeşlerine,  dostlarına hissettirmeden uzak dağ başlarını özlese de, rüyalarında meşe palamutlarıyla dolu uzak dağlarda gezinse de kalbi kelimelerle dolu eski bir defterdi o artık.</p>
<p>az edebiyat, kış 2010 (masal özel sayısı)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/83-hayal-defteri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

