<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hüseyin Kaya</title>
	<atom:link href="http://www.huseynkaya.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.huseynkaya.com</link>
	<description>&#34;Çırpınıp İçinde Döndüğüm Deniz&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 19 May 2012 19:53:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>kırk düğüm</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/205-kirk-dugum-2.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/205-kirk-dugum-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 13:28:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[kırk düğüm]]></category>
		<category><![CDATA[sivas]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/?p=205</guid>
		<description><![CDATA[hüseyn kaya eşiğine değmeden eskidi elim yüzüm tozundan toprağından bir uzun ayrılığın ne çözüldü ne yandı âhımdan bu kırk düğüm geçemedim içinden içimdeki tek dağın ve eskidi hikayem tükendikçe umudum tükendikçe anladım yok bu rüyada kıyı öptüm önce alnıma sonra kalbime koydum kaleminin izi var diyerek bu sızıyı yaz, 2011 sivas]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>hüseyn kaya</p>
<p>eşiğine değmeden eskidi elim yüzüm<br />
tozundan toprağından bir uzun ayrılığın<br />
ne çözüldü ne yandı âhımdan bu kırk düğüm<br />
geçemedim içinden içimdeki tek dağın</p>
<p>ve eskidi hikayem tükendikçe umudum<br />
tükendikçe anladım yok bu rüyada kıyı<br />
öptüm önce alnıma sonra kalbime koydum<br />
kaleminin izi var diyerek bu sızıyı</p>
<p>yaz, 2011<br />
sivas</p>
<p style="text-align: right;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/205-kirk-dugum-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sühan Dergisi Hakkında Hüseyin Kaya ile Mülakat</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/193-suhan-dergisi-hakkinda-huseyin-kaya-ile-mulakat.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/193-suhan-dergisi-hakkinda-huseyin-kaya-ile-mulakat.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 13:12:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/?p=193</guid>
		<description><![CDATA[SÜHAN iki ayda bir yayınlanan bir edebiyat dergisi ve Sivas’ta şair Hüseyin Kaya editörlüğünde çıkıyor. Hüseyin Kaya Sivas’ın ve genel anlamda da dergi dünyamızın damarlarına kan pompalıyor aslında. Geçmiş yıllarda farklı dergi tecrübelerine de sahip olan Kaya’nın bir süre evvel Lamure Yayınlarından ilk şiir kitabı da çıktı. SÜHAN ilk sayılarında şiir/edebiyat merkezli bir dergi iken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>SÜHAN iki ayda bir yayınlanan bir edebiyat dergisi ve Sivas’ta şair Hüseyin Kaya editörlüğünde çıkıyor. Hüseyin Kaya Sivas’ın ve genel anlamda da dergi dünyamızın damarlarına kan pompalıyor aslında. Geçmiş yıllarda farklı dergi tecrübelerine de sahip olan Kaya’nın bir süre evvel Lamure Yayınlarından ilk şiir kitabı da çıktı. SÜHAN ilk sayılarında şiir/edebiyat merkezli bir dergi iken ilerleyen sayılarında salt deneme metinlerine yönelerek kendisine özgün bir yer edindi. Yeni çıkan 15. sayısı da “İstasyon” temalı denemelerden oluşan bir dosya bütünlüğü sunuyor. Bu anlamda Hüseyin Kaya ile dergisini ve duruşunu konuştuk. Özellikle derginin şiirden uzaklaşma gerekçeleri bence yeni tartışmaları beraberinde getirecek gibi gözüküyor.</em></p>
<p><span id="more-193"></span></p>
<p><em>Sühan içerik anlamında bir dönüşüm yaşadı ve şiir/edebiyat dergisi iken salt deneme dergiciliğine yaslanan bir yayın politikası sürüyor artık. Bu dönüşümün gerekçeleri nelerdi?</em></p>
<p>Memlekette metrekareye düşen şair sayısı her geçen gün artarken şiir sayısı ters bir orantı ile azalıyor. Şiirde bir kırılma dönemi –fetret de diyebiliriz- yaşadığımızı artık tartışmak bile lüzumsuz. Bu has şiirin tükendiği anlamına elbette gelmiyor ancak güzel şiir çok az yazılıyor. Ayda yılda hakiki bir şiir yayımlayabilmek için, sayfalar dolusu “meşk” kırıntılarını yayımlayamayacak kadar kıymetlidir Sühan sayfaları. Bunun böyle olduğunu ancak derginin birinci senesinden sonra anlayabildik.</p>
<p>Şiir yayımlamak ve müteşairan ile uğraşmak hakikaten ömür törpüsü bir iş. Yazdıkları sanki çok kıymetli metinlermiş gibi sayfa beğenmezler, sıra beğenmezler… Kafa ağrıtırlar hasılı. Çoğu hastalıklı ve ne dediği belli olmayan metinler… açıkça söyleyecek bir şeyi yoktur zaten çoğunun. Söyleyecek şey çok aslında ama mevzuu dışına çıkmak istemiyorum. Zaten dergi çıkarmak sıkıntılı bir iş, bir de bunlara katlanmamak için böyle kökten bir çözüm bulduk. Dergi zaten kapaksız, resimsiz, reklamsız ve renksiz gibi vasıflar taşıyordu bazılarının gözünde, şiirsiz de olsa olur, diye düşündük ve oldu.</p>
<p>Deneme kaçışı olmayan bir tür. Şiir gibi geveleseniz de ortaya bir şeyler çıkmıyor ya da bunun kıymetli şeyler olduğunu ima edip kendi kendinize havaya giremiyorsunuz. Okur ile araya perde koyup da konuşmuyorsunuz yani. İşte bunlar ve bunlara benzer birçok nedenler yüzünden Sühan’a şairler yalnızca nesir kapısından girebiliyor.</p>
<p>Başlangıçta yine farkına varmadığımız bir husus da kendiliğinden geldi sonraki süreçte. Memlekette hikaye, öykü, şiir dergileri çıkmış şimdiye kadar ama “deneme” dergisi bu güne değin var olmamış hiç. Neden bu Sühan olmasın, diye içimizden geçti, halen de geçmekte. Sühan’a bu durum da farklı bir yol çizdi.</p>
<p><em>Sühan’ın çıkış süreci nasıl yaşandı peki ?</em></p>
<p>Bizler az çok gençlik yıllarımızda dergicilik işleriyle uğraşmış insanlarız. Ancak o yıllardaki uğraşlar hep “heves” olarak kalır bilirsiniz. Birçok sebepten yaşını doldurmadan sona erer bu dergiler. Artık büyümüştük az da olsa ama yine heyecan vardı. Bunu bir şekilde gün yüzüne çıkarmak gerekiyordu yoksa onlarca “yitik ağabey”lerin sonuna benzeyecekti sonumuz. Ömür tez geçiyor, hayat sürekli üstümüze geliyordu. Boyun büküp dergahına odun taşıyacağımız ya da postuna oturup kelamını dinleyeceğimiz büyüklerimiz ya uzaktı bizden ya da biz onlardan uzaktaydık. Mevcut dergilerin neredeyse tamamı “çete” usulüyle çalışıyordu ve verdiğiniz selam dahi “rüşvet” kabilinden değilse alınmıyordu. -Halen de böyledir.- Bize ait bir hayat belirtisi olsun dedik. Durmak ihanettir dedik kendi kendimize ve başladık. İlk sayıdan sonra sanki tüm şartlar Sühan için hazırlanmış gibi devamı geldi… öyle de gidiyoruz.</p>
<p><em>Kapanmış dergileri konu edinen dosyanız hariç hayatımızın içinde yer alan ama özgül ağırlığını fark edemediğimiz oyuncak, yenge, istasyon gibi temaları merkez alan dosyalar sundunuz. Sühan edebiyat dergiciliğimiz açısından kendisine özgün bir yer aralayan deneme dergiciliği yaparken, aynı zamanda kalıcı dosya konuları ile deneme yazarlarını ve yazacak olanları tahrik ediyor. Ben bunun şahsen hem dergi, hem de yazarlar için kazanımlı bir süreç olduğunu gözlemliyorum. Bu konuda neler söylemek istersin..</em></p>
<p>Otuz yaşıma yaklaştığımda anladım ki aslında bize hep ters ya da uzun yolu göstermiş birileri ve aynı kişiler sanki yalnız benim değil, şiirin, romanın, denemenin hatta dergilerin önüne bir yol gösterici edasıyla geçmiş, nasıl bunları bir uçurumdan aşağı yuvarlarım ya da hangi ormanın karanlıklarında kaybolmalarını sağlarım gibi art niyetli düşüncelerin hesabını kitabını yapmış, biz de yıllar yılı hep o hesap üzre yola devam etmişiz…</p>
<p>Edebiyatta bilhassa şiirdeki asıl sıkıntı bu bence. Sühan olarak herkesin gözü önündeki konuyu işaret ediyoruz ve herkes yazabiliyor bunu. Üfürmeden, uçmadan, ayakları yerde yazıyor yazarlarımız ve dikkat çeken, kendini okutan, çoğalan, çoğaltan metinler sayılar çıkıyor ortaya. İlginç değil mi yazarlarımızın gözleri, görünmeyen bir kafdağının ardını süzmeye sonra anlatmaya çalışıyor, ama en güzel manzarayı ayaklarıyla ezip geçiyorlar yıllar yılı farkında olmadan.</p>
<p>Sühan bence bu noktada hacminden büyük bir iş başardı, başarıyor. Yazarlar dergide yazmasa bile “yenge”, “dede”, “oyuncak”, “istasyon” temalarını taşıdılar bile köşelerine sessiz sedasız. Benim için, dergimiz için çok önemli bu durum.</p>
<p>İkinci sayınızdan itibaren meşhur Recai Güllaptan sürekli yazarınız oldu. Recai Güllaptan’ın Sühan içerisindeki konumu, işlevi, anlamı nedir. Hatta yeni çıkan 15. sayınızda asıl ismi ile yer aldı (A. Turan Alkan). Bunu şunun için soruyorum: A. Turan bey Zaman gazetesinde günümüz Türk şiirinin bitmişliğini savunan bir yazı yayınlamıştı. Sühan da sanırım bu vakte denk düşen sayılarından itibaren şiirden uzaklaşarak hiç şiir yayınlamamaya başlamıştı.</p>
<p>İkinci sayıya kadar Recai üstat ile ve dolayısıyla A. Turan Alkan hocamız ile, aynı şehirde yaşıyor olmamıza rağmen tanışmış değildim. Adını bilir, kitaplarını takip eder, uzaktan da tanır idim ancak bir kez dahi ru be ru görüşmüşlüğümüz, muhabbet etmişliğimiz yoktu. Sühan vesilesiyle üstada kendimi tanıtma fırsatım oldu sonrası kendiliğinden geldi. Halen on yıl evvel kapısının çalmamış olmanın pişmanlığını duyuyorum zaman zaman; lakin sohbet de “nasip” ile demek ki. Sühan ve şahsım için, Recai Güllapdan da, A.Turan Alkan da büyük bir nimettir, ağabeydir, üstattır. Bu iki isimden biri varsa dergide -kendi adıma söylüyorum- sağıma soluma bakmadan karşıya bakabiliyorum. Recai üstadımız için derginin; derginin “içinde” ifadesi uygun olmayabilir. O ağabeylik yapıyor, doğru bildiği yönü işaret ve ima ediyor. Bunu yaparken de etkilemiş olmamak için çokça çaba sarf ettiğinin farkındayım. Gördüğü olumsuzlukları da aynı şekilde ifadelendiriyor. A.Turan Alkan’ın şiir ve şair hususundaki görüşleri her geçen gün birileri tarafından daha benimseniyor ve farklı cümlelerle yeni bir “buluş” gibi sürülüyor edebiyat dergilerine. O, çok zaman önce de “şairler ve şiir aleyhinde” yine bir yazı yazdıydı ve “gençleri şiirden korumalıyız” bile dediydi. Onu ve kast ettiği meseleleri anlamayan bilhassa şuaradan bazı zevat esiyor, yağıyor gürlüyor, bir süre sonra bakıyorum üstat ile aynı şeyleri başka cümlelerle orda burada yazıyor, röportajlarda söylüyor…</p>
<p>Ben kendisinin “şiir ve şair” hususundaki görüşlerine sonuna kadar katılıyorum. Şiir kitabım çıkmış olsa bile katılıyorum. Bu derin bir mevzuudur izahı sayfalar tutar, hem gerek de yok, onca “okuma yazma” bilmeyen şaire ikinci bir hedef olmaya. A.Turan Bey ima etmedi, söylemedi, istemedi ama beni etkilemiş olması hasebiyle dergi de etkilemiş olmalı şairler ve şiir hususundaki görüşlerinden. -İsterseniz buna etkilenme değil de hakikati görme, gösterme diyelim.- Sühan’da şiir neşrini bıraktığımız andan itibaren dergi yükselişe geçti. Her dergide adını görüp mutlu olan ve ne dediği anlaşılmayan tuhaf müteşair taifesi kendilerine bu kapıdan ekmek çıkmayacağını anlayınca tası tarağı topladı ve başka kapılara yöneldi. Bundan sonra Sühan için yeni bir okur ve yazar camiası oluştu. Demek ki haklı üstat…</p>
<p>Tecrübe edenler iyi bilir, bir edebiyat dergisinin editörünü en çok şairler(!) yıpratır, hatta bazı dergileri batırmak, kapatmak için özel çaba harcar bu tür insanlar. Sayfa beğenmezler, köşe beğenmezler, font beğenmezler, yanlarındaki önlerindeki arkalarındaki isimlerden rahatsız olabilir ve zaman zaman küsebilirler olmadık sebeplerden dolayı… Tüm sıkıntılar yetmiyormuş gibi dergi editörü bir de bu türden sıkıntılar yaşar, ona bu sıkıntıları yaşatırlar. Şiir yayımlamayarak hem bu sıkıntıları en az düzeyde yaşıyoruz…</p>
<p><em>Ben edebî kamplaşmaların olmamasını dilesem de ne yazık ki pratikte böyle bir kırılma / ayrışma mevcut. Sühan’ın son sayılarında benim de yakından tanıdığım ve sosyalist düşünce geleneğinden gelen ve bugün kendisini anarşist olarak tanımlayan şair/eleştirmen Halim Şafak da yer alıyor. Hatta bu durum biliyorsun bir edebiyat grubunda tartışma konusu dahi olmuştu. Sen ne diyorsun bütün bunlar karşısında..</em></p>
<p>Sühan aklıbaşında, ayakları yerde bir dergidir. Horoz fıkrasını bilirsin, “ben polemiğe girmem, işimi yaparım” demiş ya hani, o hesap bizimki de… ucuz ve lüzumsuz kamplaşmalar, çeteleşmeler ve bunların bir bardak suda koparmaya çalıştığı fırtınalar, komik tartışmalar çok gerimizde bizim. “Sühan” ismini birileri arkaik bulsa da yirmi yıl sonrasının dergisini çıkarıyoruz biz burada. Bunu zaman gösterecek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Milli Gazete, 14.10.2006-Selçuk Küpçük</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/193-suhan-dergisi-hakkinda-huseyin-kaya-ile-mulakat.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>hüzün kıssası</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/167-huzun-kissasi.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/167-huzun-kissasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2012 21:30:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[çekil gideyim hayat]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüzün kıssası]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/?p=167</guid>
		<description><![CDATA[hüseyn kaya geçer dedin bekledim önce çiğdemler açtı sonra mor menekşeler geçer dedin bekledim ilk değildi hüznünle sınayışın ilk değil ilk değildi gölgemi bıraktığım sulara hayatın mültecisi bir kalbi taşımaktan ömrümü vatanına sürüyüşüm ilk değil böyle yitirdim işte yitirdiğimi böyle ve ne öldüm vebadan ne de üç elma düştü bu hüzün kıssasının ortasındayım yine ortasındayım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>hüseyn kaya</p>
<p>geçer dedin<br />
bekledim<span id="more-167"></span><br />
önce çiğdemler açtı<br />
sonra mor menekşeler<br />
geçer dedin<br />
bekledim<br />
ilk değildi hüznünle sınayışın ilk değil<br />
ilk değildi gölgemi bıraktığım sulara<br />
hayatın mültecisi bir kalbi taşımaktan<br />
ömrümü vatanına sürüyüşüm ilk değil</p>
<p>böyle yitirdim işte<br />
yitirdiğimi<br />
böyle<br />
ve<br />
ne öldüm vebadan<br />
ne de üç elma düştü<br />
bu hüzün kıssasının ortasındayım yine<br />
ortasındayım sana akmayan nehirlerin<br />
daha kervanlar çekmez bu çölden bu acıyı<br />
gel<br />
demem<br />
gelme<br />
demem<br />
gül bilmişim ömrüme<br />
vurduğun bu yarayı</p>
<p>1999</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/167-huzun-kissasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>acı dağı</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/155-155.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/155-155.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Mar 2012 18:16:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[acı dağı]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[yitik düşler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/?p=155</guid>
		<description><![CDATA[                                                                                  hüseyn kaya sana bir kere daha acılar adıyorum bu sızılı bu kanlı sunağında kalbimin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">                                                                                  hüseyn kaya</p>
<p>sana bir kere daha acılar adıyorum<br />
bu sızılı<br />
bu kanlı sunağında kalbimin<span id="more-155"></span><br />
daha dönmeyesin yar<br />
daha dönüp de beni<br />
dağımda bulmayasın<br />
daha dolayıp beni o yalan sürgününe<br />
karanlık denizlerde<br />
bahanem olmayasın</p>
<p>solgun bir al gül gibi<br />
bıraktım eşiğine<br />
daha istemem geri<br />
gözüm önüme aksın<br />
burasında<br />
böylece<br />
yarım kalsın bu masal<br />
kalsın omuzlarımda<br />
kalsın bu acı dağı<br />
daha istemem geri<br />
gözüm önüme aksın<br />
al<br />
yazgıma boyadım<br />
verdiğin<br />
bu hayatı</p>
<p>2000/yitik düşler dergisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/155-155.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>gazel</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/150-gazel-2.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/150-gazel-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Mar 2012 18:09:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[gazel]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[sivas]]></category>
		<category><![CDATA[sühan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/?p=150</guid>
		<description><![CDATA[hüseyn kaya şimdengeri bu yaraya vuslatını derman etme mihman olduğun anlayan gönle gönlüm mihman etme &#160; sermaye-i dildir ahım merhamet zülf-i siyahım tarumar oldu dergahım bir de sen perişan etme &#160; geçti devr-i leyli mecnun geçti cananım devr-i aşk bir tutulmaz ikrar için rah-ı aşka peyman etme &#160; bekler iken senden vefa oldum mübtela-i cefa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">hüseyn kaya</p>
<p>şimdengeri bu yaraya vuslatını derman etme</p>
<p>mihman olduğun anlayan gönle gönlüm mihman etme</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>sermaye-i dildir ahım merhamet zülf-i siyahım</p>
<p>tarumar oldu dergahım bir de sen perişan etme</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span id="more-150"></span></p>
<p>geçti devr-i leyli mecnun geçti cananım devr-i aşk</p>
<p>bir tutulmaz ikrar için rah-ı aşka peyman etme</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bekler iken senden vefa oldum mübtela-i cefa</p>
<p>buse-i lebden bir defa istemem yar ihsan etme</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>sinede dağ-ı sultanı göreli terk-i tendir can</p>
<p>tende olmayan can için canın bana canan etme</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: left;">arz-ı hale yok dermanım bir hazin ney-i nalanım</p>
<p style="text-align: left;">ben böyle sevmişim canım gel bu aşka pişman etme</p>
<p style="text-align: center;">1996</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/150-gazel-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>hüseyin kaya&#8217;nın deneme kitabı çıktı / mehmet akbulut</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/124-huseyin-kayanin-deneme-kitabi-cikti-mehmet-akbulut.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/124-huseyin-kayanin-deneme-kitabi-cikti-mehmet-akbulut.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Mar 2012 23:25:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[çırpınıp içinde döndüğüm deniz]]></category>
		<category><![CDATA[deneme]]></category>
		<category><![CDATA[dünya bizim]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[ötüken neşriyat]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[sivas]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/?p=124</guid>
		<description><![CDATA[Sivaslı şair, yazar Hüseyin Kaya’nın Ötüken Yayınlarından çıkan deneme kitabı “Çırpınıp İçinde Döndüğüm Deniz” ismiyle müsemma bir anlatımla okurunu şiirsel bir iklime götürüyor. Yazarın şair oluşu tabii olarak satırlara, hatta kelimelere işlemiş. Daha çok anlatılan, yazarın mazideki çocukluğuna ömrünün ortalarından bakışıyla göz kırptığı eski istasyonlu günler. Denizi olmayan bir memleketin elbette rıhtımı da olmaz. Ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sivaslı şair, yazar <strong>Hüseyin Kaya</strong>’nın Ötüken Yayınlarından çıkan deneme kitabı <em>“Çırpınıp İçinde Döndüğüm Deniz” </em>ismiyle müsemma bir anlatımla okurunu şiirsel bir iklime götürüyor.<span id="more-124"></span></p>
<p>Yazarın şair oluşu tabii olarak satırlara, hatta kelimelere işlemiş. Daha çok anlatılan, yazarın mazideki çocukluğuna ömrünün ortalarından bakışıyla göz kırptığı <em>eski istasyonlu günler</em>. Denizi olmayan bir memleketin elbette rıhtımı da olmaz. Ve fakat varsa bir tren yolunuz, o alıp götürür sizi deniz benzeri bozkırların ta ötesine. İşte burada işin içine şairlik girecek, istikbale nazarı Hüseyin Kaya’ya söyleteceğiz. <em>“… yanlış ezberlenmiş şiirler gibidir geleceğe dair düşlediğiniz her şey.”</em>  Peki niçin? Bu kadar isabetsiz mi atışları vardır çocukluk denen silahın? Evet, çünkü çocuklar çabuk büyür. Hele yazar Hüseyin Kaya, diyeceklerini otuzlu yaşların son çeyreğine doğru söylüyorsa… <em>“Yudumladığınız çayın en güzel yerinde bardağınızın ellerinizde parçalanmasıdır otuzlarda yaşamak.”</em> Ah azizim, ne de güzel tarif ettin çay bardağının yazarın eline ne de güzel yakıştığını. İçelim, keklik kanı olsun çayımız. Sivas’ta çocukluğunun ayak izlerini istasyonda tekrar adımlamak gayreti güden şaire selam olsun.</p>
<p><strong>Neler yok ki…</strong></p>
<p>Kitapta ömrün ortasında olmaktan tutun, baba sevgisine, aşka, hatıralara, yazarlara tutulmaya, gurbete, yolculuklara, güz mevsimine, hazan günlerine, sararmış yapraklara, kar ve kışın çocuksu tariflerindeki ince tatlara ve tabii ki tren istasyonlarına kadar yazarın gözlemlerinin şiire benzer kalıpta deneme türüne misafir edilişine şahit oluyoruz.</p>
<p><strong>Karpuz güzeli, kiraz güzeli derken kış güzeli…</strong></p>
<p>Artık adetten oldu, her şeye bir güzel uydurarak hayatı festival havasında soluklanıyoruz. Ve ben yazarın “Kış Güzeli” adlı yazısını çok beğendim. Yazar kendi çocukluğundan misal vererek cümleler kuruyor ki okuyanı eriten cinsten. Kitaptaki cümleler benim gibi sizi de alıp götürecek, çocukluğumun kışına. Hiç üşümezdim, çünkü çocuktum. Kanım kaynardı, sobanın üzerindeki güğüm gibi. Bu yazıyı neden çok sevdim peki? Bu yazı ömrümün en güzel kışını hatırlattı bana. Bir daha seçtim kış güzelini. En güzel kış, çocukluğumda yaşadığım kışlar idi. Teşekkürler Hüseyin Kaya. Dost elinle uzandın ve çocukluğumuzun kış tarafından tuttun bizi. İtiraf et, senin elin de hâlâ buz gibi. Ömür yolculuğunu yarıladığını düşünüyorsun; fakat ellerin çocuk. Eller hep çocuk kalsa, günaha bulaşmamış. Öyle değil mi?</p>
<p><strong>Yazarın kalesi: Sivas istasyonu</strong></p>
<p><em>“Çocukluğunuz istasyonsuz bir şehirde ya da kasabada geçmişse; şüphesiz, telafisi mümkün olmayan bir ziyan içindesinizdir.” </em></p>
<p>Burada, yapma be Hüseyin Kaya, ne güzel alışmıştık senin gezdiğin istasyona. Soğuk bir kış günü kaloriferi çalışmayan bir tren kompartımanında ilk sigaranı içtiğim zamana bile şahitlik ettim ben. En azından bu kitabı okuyanlar, telafi istasyonuna uğramış kabul edilse. Nasıl olur?</p>
<p><strong>Sivas’ta istasyon olsaydım</strong></p>
<p>Hani bir şeyi anlatırsınız, sizi de dinleyenler bulunur. Meddah havasında ve tadında. O kadar güzel anlatırsınız ki dinleyenleri neredeyse vakanın içine çeker, olaydaki her şeyi yaşatırsınız ya… İşte yazarın anlattıklarına, çocuklukta yaşadıklarına o derece kapıldım ki, işin içine istasyon girmese sanki yaşadığım şehir Tokat’ın şirin mi şirin Erbaa’sı kitapta önüme sunulmuş diyeceğim; fakat tren bizim buradan geçmiyor. Bizim ellerde otobüsler geçiyor Doğu’dan Batı’ya; Batı’dan Doğu’ya.</p>
<p>Ve okurun itirafıdır: Şu Sivas’ta bir <em>istasyon </em>olsaydım.</p>
<p>kaynak: dünya bizim</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/124-huseyin-kayanin-deneme-kitabi-cikti-mehmet-akbulut.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>gelenek ve şiir soruşturması</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/92-gelenek-ve-siir-sorusturmasi.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/92-gelenek-ve-siir-sorusturmasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 Oct 2011 16:30:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[konuşmalar]]></category>
		<category><![CDATA[buruciye edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[klasik şiir]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/92-gelenek-ve-siir-sorusturmasi.html</guid>
		<description><![CDATA[Gelenek ve Şiir Soruşturması /Gelenek Çağdaş Şiirimize Bir Açılım Kazandırır mı?  1- Çağdaş şairin geleneğe dönmesi ve ondan yararlanması fikri bazı şair ve eleştirmenler tarafından dile getiriliyor. Bazen de kimi şairlerde kullandıkları dil ve imge dolayısıyla geleneğe ait izler aranıyor. Sizce, &#8220;geleneğe dönmek&#8221; ne anlama geliyor? Gelenekten yararlanmak, bir &#8220;geleneğe dönme&#8221; biçimi midir? Ne dersiniz? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gelenek ve Şiir Soruşturması /Gelenek Çağdaş Şiirimize Bir Açılım Kazandırır mı?</p>
<p><em> 1- Çağdaş şairin geleneğe dönmesi ve ondan yararlanması fikri bazı şair ve eleştirmenler tarafından dile getiriliyor. Bazen de kimi şairlerde kullandıkları dil ve imge dolayısıyla geleneğe ait izler aranıyor. Sizce, &#8220;geleneğe dönmek&#8221; ne anlama geliyor? Gelenekten yararlanmak, bir &#8220;geleneğe dönme&#8221; biçimi midir? Ne dersiniz? </em><span id="more-92"></span></p>
<p>Geleneğe dönmek ya da dönmeye çalışmak, ondan tamamen kopmuş olma endişesinden kaynaklanan bir çabadır. Bu gün gelenekten uzaklaşıldığı yönünde rahatsızlık bildiren bazı şuara ve üdeba aslında kendi zihninde oluşturduğu, sınırlarını belirlediği ve yalnızca kendisinin hâkim olduğu geleneğin kabul görmemesinden dolayı rahatsızdır ki aslında gelenekle genç sanatçı ve şair arasındaki en büyük engel de farkında olarak ya da olmayarak takınılan bu türden tavırlardır.<br />
Geleneğin her şeyden önce bir düşünme biçimi olarak algılaması gerektiğine inanıyorum. Bu düşünce ekseninden kopan bir sanatkâr hayat tarzından başlayarak bir farklılaşma içinde bulacaktır kendisini. Düşüncede ve hayat tarzında farklılaşan, öncekinden ayrılan şair elbette kendisine yeni kapılar, yeni ufuklar arayacak ve bunu gerçekleştirirken de dönüp arkasına bakma ihtiyacı hissetmeyecektir.<br />
Hülasa, öncelikle gelenek kavramının zihnimizde netleşmesi gerekiyor. Geleneğe dönmek ani bir <em>u dönüşü </em>ile gerçekleşecek bir manevra değildir. Gelenek yalnızca şiir yazarken, söylerken uğranılacak bir eskici, antikacı dükkânı da değildir.</p>
<p><em>2-     Gelenek, belki de biçimden öte içerdiği anlam itibariyle ele alınması gereken bir kavram. En azından bugünden bakınca böyle bir düşünceye ulaşıyoruz. Acaba öyle mi diye de sormak istiyorum? Sizce geleneği belirleyen, formel yapı mı, sözün işaret ettiği anlam mı? Yahut kullanılan dil ve semboller mi?<br />
</em><br />
Yine öncelikle düşünce tarzı olduğunu söylemek zorundayım elbette bunun devamında anlam gelmeli. Dil ve semboller sadece düşüncede sadece bir vasıtadır ancak dilin ve sembollerin aleladeliği anlamına gelmez. En güzel mana en güzel libas ile takdim edilmeli eğer bu yapılamıyorsa manayı paçavralara büründürmenin lüzumu yoktur.</p>
<p><em>3- Gelenek üzerine konuşunca, hemen tasavvuf kavramı da gündeme geliyor. Tasavvufun geleneksel form içerisindeki yerini nasıl izah edebiliriz? Çağdaş şair tasavvufi birikimden nasıl yararlanacak? Bir yol haritası çizmek mümkün mü?<br />
</em><br />
Aslında baştan beri anlatmaya çalıştığım da bu zaten. Şairin dünyaya bakışı her insan gibi alelade olmaya başladığı andan itibaren gelenekle arasına açmaya başlar şair. Tasavvuf insanın eşyaya bakışını değiştirdiği için yeni bir dünyanın kapılarını aralar ona. Şair ya da sanatçı tasavvufun kazandırdığı bakış açısıyla eşyanın, kendisinin ve hissiyatının hakikatini görmeye, onu anlamlandırmaya çalışır. Bu çabanın ve sıkıntının içindeyken şairin çaldığı her kapı, baktığı her yüz, ona işaret edilen her yol, onun gelenekten faydalanması; vardığı her netice ise geleneği yeniden yorumlamasıdır diyebiliriz.</p>
<p align="right">Buruciye Edebiyat Dergisi, Sayı; 2,  2008, Bahar</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/92-gelenek-ve-siir-sorusturmasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>kalbimizin  durgun kıyısı</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/91-kalbimizin-durgun-kiyisi.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/91-kalbimizin-durgun-kiyisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Sep 2011 11:43:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[asaf halet]]></category>
		<category><![CDATA[bayram]]></category>
		<category><![CDATA[dağlarca]]></category>
		<category><![CDATA[deneme]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[mevlana idris]]></category>
		<category><![CDATA[ramazan bayramı]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[semerkand dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/91-kalbimizin-durgun-kiyisi.html</guid>
		<description><![CDATA[Hüseyn Kaya Çalkantılı dünya denizinde gönül gemimizin yılda iki kez sahiline vardığı rüya ile gerçek arasında bir adanın ismidir bayram. Dünyada sürüklenmekten yorgun ruhlarımız orda kurtuluşa erer, huzuru teneffüs eder. Orada dünyayı ve dünyanın telaşını uzaklarda bırakır, arınmışlığı hissederiz. İster hayatta ister dar-ı bekaya göçmüş olsun; kalbinin sesini duymak, yüzünün nurunu görmek istediğimiz, özlediğimiz herkesle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right">Hüseyn Kaya</p>
<p>Çalkantılı dünya denizinde gönül gemimizin yılda iki kez sahiline vardığı rüya ile gerçek arasında bir adanın ismidir bayram. Dünyada sürüklenmekten yorgun ruhlarımız orda kurtuluşa erer, huzuru teneffüs eder. Orada dünyayı ve dünyanın telaşını uzaklarda bırakır, arınmışlığı hissederiz. <span id="more-91"></span>İster hayatta ister dar-ı bekaya göçmüş olsun; kalbinin sesini duymak, yüzünün nurunu görmek istediğimiz, özlediğimiz herkesle o adada buluşur hemhal oluruz. Serçelere duyduğumuz şefkat, karıncalara duyduğumuz merhamet, bulutlardan kopup gelerek yüzümüzü okşayan rahmet hep oradan eserek gelir ve diriltir içimizi. Kervanlar oradan taşır uzak diyarlara, dünyaya; rikkati, uhuvveti.</p>
<p align="center"><em>***<br />
Büyürüm de kimse anlamaz<br />
Kolay yürürüm yollarda<br />
Bayram yaklaşırken.<br />
(Fazıl Hüsnü)<br />
</em></p>
<p>Adı ve vakti herkes için aynı olsa da herkese başka türlü gelir bayram, gelir ve mekânları değiştirir, zamanı durdurur.<br />
Yeni yeni aklı yeten küçücük bir çocuk için heyecandan uyunmamış bir gecenin sabahıdır bayram. Uzaktan gelecek akrabaların, yeni alınan kıyafetlerin mutluluğu, küçücük kalplerde ümit yeşertir, sevinç çoğaltır. Çocuklar farkında olmasalar da en çok bayramlarda büyürler…<br />
Hanımlar, genç kızlar için ellere boğum boğum kına yakılarak beklenen kutlu bir misafirdir bayram ve ayrılıklar, hasretler; günlerle, aylarla değil geride bırakılan bayramlarla sayılır.<br />
İhtiyarlar için ezeli bir tanıdıktır o; fakat yine de her seferinde bambaşka bir havayla gelir. Onunla fani ömür içerisinde bir kez daha karşılaşmak şükürlerin en büyüğünü gerektirir. Bayramlarda sayılır geride kalan yıllar uzakta kalan dostlar, ebediyete uğurlananlar…<br />
Bayramın selamladığı şehirlerde yetimlerin saçları arasında kutlu bir el dolaşır yoksulların sofrasına saadet misafir olur, kimsesizlerin kapısında sıraya girer bayramı kuşanmış yürekler.<br />
Bayram geldiğinde takvimlerin sayfaları koparılacak kalır duvarlarda. Onunla her şeyin rengi değişir, rayihası farklılaşır, gecelerin karanlığı dahi bağrında bir nur; yarışır sabah vakitlerinin aydınlığı ile. Cennetten süzülüp gelen bir esinti dolaşır sokak aralarında, parklarda, dağların yamaçlarında. Her bayram öncesi özlediğimiz hissetmeye çalıştığımız ve her bayramda içimize dolan cennetten gelen bu esintidir aslında. Adı ve vakti herkes için aynı olsa da herkese başka türlü gelir bayram, gelir ve giderken hep bir şeyleri yarım bırakarak gider.</p>
<p align="center"><em>***<br />
Sabahın sevinci içimde<br />
Bayramın sevinci içimde<br />
Katar<br />
Katarın içinde<br />
(Asaf Halet Çelebi)<br />
</em></p>
<p>Sofradaki bayram aşı sokaktaki insanların saf ve temiz telaşı bayram sabahlarına mahsustur yalnızca. Seherle beraber süpürülen kapı önleri, pencerelerden eşiklerden hanelere dolan bereket ve rahmet havası yalnız bayram sabahlarınındır. Sabahın ilk ışıklarıyla vakti her geldiğinde yeniden tarif edilen tek namazdır belki de bayram namazı.<br />
Cami bahçelerinden kaldırımlara taşan seccadelerin üzerinde yeni bir güne değil de hayata başlamanın heyecanıyla beklerken; yüzümüzü okşayıp kalbimizi titreterek geçer bayram serinliği.<br />
Işıltılı bir pınar, duru bir ırmaktır bayram kana kana suyunu içtiğimiz, berraklığında arındığımız ve yeniden hayat bulduğumuz. Kuruyan yapraklarımız o suyun iksiriyle hayat bulur çatlayan kalbimiz o iksirle giderir susuzluğunu.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Geride bıraktığımız günlerin özeti gibidir bayramlarda yaşadığımız hüzünler sevinçler. Ayrılıklar vedalar yaşamışsak bayrama ulaşıncaya kadar, lokmalar boğazımıza dizilir kalabalık bayram yemeklerinde ya da saadet dolu günler bırakmışsak geride ve yeni fertler katılmışsa ailemize bayram günü artar sürurumuz, aydınlanır dünyamız. Sahip olmanın sevincini, yitirmenin hüznünü bayramlar tattırır bize ve yıllar geride kaldıkça yine bayramlar öğretir ki hakikatte ne sahip olma vardır ne kazanma ne kaybetme.<br />
İster hüzünle çalsın kapımızı ister sevinçle, bayramın olduğu yerde takvimler silinir saatler boşa döner duvarlarda. Zaman yalnızca bayrama ayarlıdır. Dünyanın telaşı bitip de kalbimiz durgun sularda sakin bir kuğuya döndüğünde hatırlama ve hatırlanma vaktidir bayram.<br />
Küçücük bir çocuktur o; her arefe gününde kapımıza tıklatır ve sevecen bakışlarla kalbimizin en rikkatle dolu yerine dokunarak şeker ister, tebessümle süslenmiş merhamet dolu bir bakış ister.<br />
Bayramda kapısı çalınmayan, eşiğinden içeri misafir atlamayan, çalacağı kapısı olmayan ve ziyaretine gideceği bir mezar dahi bulunmayan kimse gerçekten yalnızdır yeryüzü gurbetinde.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Babamızın boynuna uzun uzun sarılmak, annemizin göğsüne yaslanıp kalmak, damarları çıkmış kuru ellerini cennet çiçeklerini öper gibi öpmek için en güzel bahanedir bayram. Çocuklarımızın gözlerinden yüzlerinden doya doya öpmek ve kokularını içimize çekmek, onları caddelerde boyunlarımızda taşımak, tanımadığımız insanlara selam vermek tebessüm etmek, aksakallı dedelerin gül suyu kokan yüzüne yüzümüzü yaslamak için bulunmaz bir fırsat, kabul olunduğunu gördüğümüz duadır…<br />
Hani sebepsiz ağlayan biri iseniz saklamanıza gerek yoktur gözyaşlarınızı bayram sabahlarında; zira sebebi sorulmaz bayramda dökülen gözyaşlarının.<br />
Küskünlüğün, düşmanlığın içeri alınmadığı, her burcunda ebediyet arzusuyla işlenmiş bayrakların dalgalandığı bir kutlu şehir, bir mübarek ülkedir o.</p>
<p align="center"><em>***<br />
Yıldızlara<br />
Bahçelere bakıyorum<br />
Her yer bayram<br />
Dönüp içime bakıyorum<br />
(Mevlana İdris)<br />
</em></p>
<p>Bayramlar peş peşe gelir ve geçer. Aslında bayram değildir gelen, geçen; yürüdükçe yaşadıkça bizim yolumuz düşer bayramların kapısına. Attığımız adım, aldığımız nefes bizi hep yeni bayramlara taşır. Zahirde sayılı olsa da eşiğine vardığımız bayramlar, türlü türlü küçücük bayramlar da vardır kapısı önünden geçtiğimiz, eşiğinden atladığımız. Gökyüzüne bakabilmenin, çiçeklerle sohbet edip, akan sularla söyleşmenin hatta kimi vakitler nefes alıp verebilmenin dahi bizi o kapıların önüne taşıdığı olur. Bazen Eyyub gibi sınanır ve yaralarımızdan kurtuluruz o günde bazen Yakup gibi hasretini çektiğimiz Yusufumuzu kucaklarız, fer gelir gözlerimize. Bazen Âdem gibi cennetimizde yitirdiğimiz Havva’yı yeniden buluruz,  yeryüzü sürgününde… Onca kıssa yalnız bizim yazgımızda tekrar etmez; kurt kuş, börtü böcek, bulut çiçek, dağ taş dahi cüssesince aynı hal üzre yürür ve benzer kapılardan geçer; bulutun yağmura döndüğü, ağacın meyveye durduğu, kelebeğin güneşi selamladığı, çiğdemlerin topraktan başını uzattığı, turnaların vatanına vardığı, ırmakların okyanusu bulduğu vakittir bayram.</p>
<p align="right">Semerkand, Eylül 2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/91-kalbimizin-durgun-kiyisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>defter</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/90-defter.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/90-defter.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Aug 2011 14:23:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[defter]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[semerkand dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[sühan dergisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/90-defter.html</guid>
		<description><![CDATA[hüseyn kaya Sayfaları nasıl doldurulmuş olursa olsun, her defter iki kapak arasına gizlenmiş bir dünyadır ve bitirilmiş bir defterin kapağını aralamak çoğu zaman yaşadığımız dünyadan farklı zamanlara, mekânlara doğru çıkılacak bir yolculuğa ilk adımı atmak gibidir. Sayfaları arasında bambaşka hayatların kokusunu saklasalar da kalemin sırtlarına yüklediği onca yüke rağmen bitmiş her defterin bakışlarında aynı mutluluk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right">hüseyn kaya</p>
<p>Sayfaları nasıl doldurulmuş olursa olsun, her defter iki kapak arasına gizlenmiş bir dünyadır ve bitirilmiş bir defterin kapağını aralamak çoğu zaman yaşadığımız dünyadan farklı zamanlara, mekânlara doğru çıkılacak bir yolculuğa ilk adımı atmak gibidir.<span id="more-90"></span> Sayfaları arasında bambaşka hayatların kokusunu saklasalar da kalemin sırtlarına yüklediği onca yüke rağmen bitmiş her defterin bakışlarında aynı mutluluk gizlidir zira her defter sayfalarının karardığı kadar sahibinin kalbinde yer tuttuğunu bilir.<br />
Tanıştıktan sonra bir daha asla yokluğunu düşünemediğimiz kadim dostlar gibidir defterler. Anlatırız, dinlerler; paylaşırız, saklarlar ve tüm sayfaları dolduğunda kâğıttan bir dünya, bir hayat; artık bize ait bir parça olarak hayatlarını devam ettirirler. Defterlerimizin, yazılarımızın biçimi; bizi, hayat tarzımı ele verir ve tıpkı diğer dostlar gibi defterlerimiz de aynamızdır sayfalar boyunca kendi yüzümüzü, kalbimizin temizliğini seyrettiğimiz.</p>
<p>Kimi defterler yıllar önce yaptığımız hataları yüzümüze vurmaktan yahut yaşadığımız mutlulukları tekrar yaşatmaktan gizli bir sevinç duyarlar zira yalnız bunun için var olduklarına inanırlar. Kimileri kapı arasından bakıp uzaklaşan mahcup çocuklar, dokununca solan nazenin çiçekler gibidir, sahibiyle dahi paylaşmak istemez içinden geçenleri. Kuru gül yaprakları dökülür kiminin arasından, kiminin arasında saklıdır gözyaşları. Bazıları adak ağaçları gibi rüzgarın karın solduramadığı rengarenk umutlar yeşertir sürekli sayfalarında. Sahipleri gibi onların da hastalananı, ihtiyarlayanı hatta can çekişenleri vardır. Kimi bir sandık köşesinde unutulur yıllar yılı, kimi eski eşyalar arasında karanlık çatılarda, kimi küflü bodrumlarda&#8230; Kiminin okunmaktan yıpranır sayfaları, kimi muskalar gibi saklanır yastık altlarında.</p>
<p>Yalnızca günlükler, hatıra yahut şiir defterleri değil; öğrencilik yıllarında çantamızda taşımak zorunda kaldığımız kimi kareli kimi çizgili, bilmem kaç formalı, ön kapağında güzel resimler arka kapağında haftalık ders programı ve çarpım tablosu bulunan okul defterlerimize dahi kendimizden bir şeyler katmışızdır farkına varmadan. Kiminin kenarlarına çiçek, desen çizmişizdir, kiminin ilk sayfalarını güzel sözlerle, mısralarla doldurmuşuzdur. İlk günler temiz çamaşırlar gibi kokan kim bilir kaç temiz deftere zamanla evimizin, sınıfımızın, çantamızın kokusu sinmiştir. Kurşun kalemlerin, karalayan silgilerin birkaç ayda ihtiyarlattığı defterlerin, üzerindeki etikette isim yazmasa dahi, kıvrılan kenarlarından, gevşeyen dikiş, zımba yerlerinden ve eksik sayfalarından bilmişizdir kime ait olduğunu.</p>
<p>Eğer annenizin halen üzerine titrediği bir çeyiz sandığı varsa evinizde mutlaka o sandığın kuytu bir köşesinde babanızın gençlik, askerlik yıllarında tuttuğu küçücük bir defter saklıdır, içinde Karacaoğlan, Sümmani, Emrah, türküleri bulunan. Üzerinden yıllar geçse de soğumaz o mısraların, sağa yatık iri harfli yazıların sıcaklığı. Yalnızca türküler bulunmaz elbet babaların eski defterlerinde; zira defter aklın en emin limanıdır onlar için ve bu yüzden arandığında bulunamayan, kaybolan her defter kısmi bir hafıza kaybı yaşatır sahibine. Şayet bu türden bir defter keşfettinizse evinizin tenha bir köşesinde; otuz yıl önce mevsimin ilk karının ne zaman yağdığını,  kardeşinizin, sizin tam olarak hangi gün dünyaya geldiğini, annenizin kaç gün hastanede yattığını, babaannenizin, dedenizin hangi tarihte dünyadan göçtüğünü, yürümeye başladığınız yahut ilk kez oruç tuttuğunuz günü, garip ilaç isimlerini, beş haneli telefon numaralarını, alınan verilen borçların miktarını hâsılı ailenize ait tüm sevinçleri, hüzünleri bulabilirsiniz onun sayfalarında.</p>
<p>Gönüle, saatlere, takvimlere sığmayan sevdalar, hasretler, acılar için birkaç sayfa yeterlidir bazen. Bir ömrün sığdığı da olur bir deftere, bir günün sığdığı da. Hayatı başka bir dünyaya, başka bir dünyayı hayata taşır durur yazılan, okunan her cümle, her sayfa.</p>
<p>Ha masa üzerine sayfaları açık bırakılmış yarım bir defter ha uçmaktan yorgun düşen kanatlarını iki yana yaymış beyaz bir güvercin; ikisi de umut, sevda, hasret taşır kanatlarında. İkisinin de kanatları başka iklimlerin, uzak diyarların, zamanların kokusunu taşımaktan bitkin düşmüştür.</p>
<p>Bazı boş defterlerin sayfalarında dolaşmak ayak değmemiş bir adayı uzaktan seyretmek gibi huzur verir. Aydınlık gökyüzüne, kış günü vurmuş karlı dağlara benzer onların yüzü. Yıllarca boş kalır sayfaları ne yazacağınıza bir türlü karar veremezsiniz bu tür defterlere. Mürekkep tedirgindir, kalem sayfaları incitmekten çekinir yazmaya başladığınızda.</p>
<p>Dosta, arkadaşa verilecek en anlamlı hediyedir çoğu zaman boş bir defter.<br />
Her kitap şüphesiz başlangıçta yalnızca boş bir defterden ibarettir. Boş sayfalar; yeni kapılar gibi açılır ebediyete ve kendisini yazanı, kanatlı masal atlarıyla bazen hayal denizinin kıyılarında koşturur bazen düşünce ırmağının akıntısında sürükler.<br />
Eksik yanımızı, insan yanımızı, unutan, hatırlamak isteyen yanımızı defterlerle yamar, tamamlarız. Zihnimizin kalabalığını ya da gönlümüzün aydınlığını ancak sayfalar, defterler taşır. Bu ağırlık yüzündendir buruşan, yıpranan sayfaları defterlerin.<br />
Dünyanın bittiği yerde bekler bizi defterlerin sayfaları.  Bütün yolların duvar diplerinde, uçurumlarda düğümlendiği yerde tüm aşina yüzlerin, zamanın ve mekânın dışına kalem anahtarıyla açılan efsunlu bir kapıdır o.</p>
<p>Yazdığımız hayat verdiğimiz, ruh üflediğimiz sayfalar kadar arzularız sonsuzluğu. Yalnızca defteriyle söyleşenler fark eder gökyüzünün yıldızdan kelimelerle bezenmiş, yeryüzünün çiçekten kelimelerle süslenmiş bir defter olduğunu.</p>
<p>Her defterin bir ömrü olduğu gibi her ömrün de bir defteri vardır ve yürüdükçe sayfalarını silinmez yazılarla doldururuz bu defterin. Aldığımız nefes kadar satır, yaşadığımız yıl kadar sayfa bırakırız ardımızda. Kimi; defterinin kenarına süsler çizer, resimler yapar, kimi; kuş yapar uçurur tertemiz sayfaları. Bazıları her sayfaya bir mektup yazar ve esen rüzgârlarla gönderir zamanın mekânın uzağına, bazıları; önündeki sayfadan sürekli gemiler yapar,  yüzdürür hayal denizinde. Yazarken farkında olmasak da yanlış kelimelerin, karalanmış satırların, kaybedilmiş sayfaların telafisi mümkün değildir zira temize çekilmez ömür defteri.<br />
<span id="ctl00_DergiSayiUstASCXLbl"></span></p>
<p align="right"><span id="ctl00_DergiSayiUstASCXLbl">semerkand dergisi, temmuz     2011, sayı: 151</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/90-defter.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>radyo mu dediniz</title>
		<link>http://www.huseynkaya.com/89-radyo-mu-dediniz.html</link>
		<comments>http://www.huseynkaya.com/89-radyo-mu-dediniz.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Jul 2011 12:31:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>huseynkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[yeni eklenenler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin kaya]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyn kaya]]></category>
		<category><![CDATA[radyo]]></category>
		<category><![CDATA[semerkand dergisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.huseynkaya.com/89-radyo-mu-dediniz.html</guid>
		<description><![CDATA[Hüseyn Kaya Hayret eden, şaşırabilen çocuklardık. Gördüğümüz, duyduğumuz garip şeyleri dikkatle izler, dinler ve her şeyden kendimizce anlamlar çıkarmaya çalışırdık. Ampulün yanması dahi bize bir mucize gibi gelir, telefonun nasıl çalıştığını anlayabilmek için aralarına ip gerilmiş iki kibrit kutusuyla küçük deneyeler yapardık fen bilgisi derslerinde. Ne illüzyona gerek vardı bizim yaşadığımız dünyada ne de abartılı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right">Hüseyn Kaya</p>
<p>Hayret eden, şaşırabilen çocuklardık. Gördüğümüz, duyduğumuz garip şeyleri dikkatle izler, dinler ve her şeyden kendimizce anlamlar çıkarmaya çalışırdık. Ampulün yanması dahi bize bir mucize gibi gelir, telefonun nasıl çalıştığını anlayabilmek için aralarına ip gerilmiş iki kibrit kutusuyla küçük deneyeler yapardık fen bilgisi derslerinde. Ne illüzyona gerek vardı bizim yaşadığımız dünyada ne de abartılı kahramanlara.</p>
<p align="center"><strong>Lambadaki Cin Yahut Radyodaki Ses</strong><span id="more-89"></span></p>
<p>Televizyon olanca kibriyle evlerimizin başköşesine kurulup da her şeyin gizemini kaldırıncaya kadar bizim için sihirli eşyaların en anlaşılmazı radyo idi. Sanki bütün dünya küçültülmüş ve o kutunun içine sığdırılmıştı. Bratislava’nın, Londra’nın, Paris’in adını atlaslardan değil radyolardaki istasyon şeridinden öğrendik.<br />
Evet, içi sırlarla dolu küçücük bir dünyaydı o ve ondan çıkan her sesi, ne söylendiğinden öte biraz da bu cihazı bir tanıma hevesiyle dinlerdik. Sanki bu cihazın içine böcek büyüklüğünde temiz konuşan, temiz giyimli bir avuç insan hapis edilmiş ve bu insanlar bizi eğlendirmek için habire çırpınıp didiniyor gibiydiler. O yıllarda kimse birbirine ifşa etmese de hemen hepimizin zihninde radyo böyle bir kutuydu işte. Kimimiz evde kimselerin olmadığı bir vakitte evin o tek eğlencesini bir daha çalışamayacak hale getirme bahasına arka kapağını aralayarak  kimimiz biten pillerin bir büyüğümüz tarafından itina ile nasıl değiştirildiğini izlerken o kutunun içini görme bahtiyarlığına eriştik.  Yine de lambadan çıkan cin neyse radyodan çıkan ses oydu bizim için çocukluğumuz boyunca.</p>
<p align="center">***</p>
<p align="center"><strong>Odanın İçinde Bir Ses Olsun<br />
</strong></p>
<p>Pille çalışan, diktörtgen şeklinde koyu mavi suni deri ile etrafı kaplanmış üst kısmında kocaman bir tutma yeri olan ve bu haliyle biraz da çantayı anımsatan delta marka bir radyoydu bizimki. Öteki evlerde gördüğüm anteni uzayabilen ya da bir yerele asılabilen radyolardan çok farklıydı bizimki. Büyükler için yapıldığı her halinden belli üst üste dizilmiş üç büyük bir küçük düğmeden ibaretti bütün teferruatı. Ne istasyon ne de program arama derdimiz olmadığı için sağa çevrilerek açılan gümüş rengi açma düğmesinin çıkardığı tok bir “çıt” bambaşka dünyalardan sesler taşınıverirdi odamıza.<br />
Herkesin sustuğu ve misafirin olmadığı vakitlerde; radyoyu açın, derdi babam; odanın içinde bir ses olsun… Ses odanın içinde duyulmaya başladığı andan itibaren mekan, dekor değişir renkler başkalaşır, pıhtılaşan zaman akmaya başlardı. Anlamadığımız haberlerde tanımadığımız isimleri duymak, uzak şehirlerin hava durumunu öğrenmek başka bir dünyada yaşadığımız hissini verirdi çoğu zaman. Bütün türküler güzel, bütün şarkılar içtendi. her sese kendinden kattığı bir şeyler vardı radyonun zira aynı şarkıları, türküleri radyo dışında nerede, kimden dinlersek dinleyelim hep eksik kalan bir şeyler olurdu.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Yaz olsun, kış olsun; arkası yarınlar başladığında hep akşam yemeğinde olurduk zira babamın işten dönüş vaktiydi akşamın altısı. Her gün bir önceki bölümün özetini dikkatle dinlerdik ve yirmi dakika boyunca zaruret dışında konuşulmaz, çatal bıçak bardak sesleri arasında yer sofrasının etrafında herkes o büyüye kendini kaptırırdı.<br />
Çarşamba ve cumartesi günleri akşamı iple çekerdik. Bu iki gün, geç vakit başlayan radyo tiyatrosunu radyoyu baş ucumuza alarak ve kısık sesle dinlerdik. Kimin yazdığı, kimin uyarladığı bizim için pek de mühim olmayan onlarca radyo tiyatrosunu dinlemedik, oynadık cılız gece lambasının loş ışığında kim bilir kaç gece.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Akrabalarımız ve komşularımız arasında radyonun en uzun hükümdarlık sürdüğü ev şüphesiz bizimkiydi. Çocukça bir hevesle kocaman adamların evlerine televizyon taşıdığı bir dönemde babam türlü endişelerden televizyonu evimize yaklaştırmadı. Televizyonun neredeyse her evin baş köşesine yerleştiğini çoğu tek katlı küçücük evlerin çatılarından anlamak mümkündü. Evler yeniden şekillendirildi bu hantal cihaz için, yeniden dolaplar alındı odalar oluşturuldu. Oysa radyo öyle miydi? Nereye isterseniz oraya yerleştirebiliyordunuz onu. Çocukların sandalyesiz uzanamayacağı bir yere iki metal ayakla tutturulmuş küçücük bir rafın üzerindeki yerini ve asaletini üzerinde küçücük bir dantel örtü ile yıllarca korudu radyo bizim evde.<br />
Sabahın erken vakitlerinde okula girmek için sıra olduğumuzda herkes birbirine seyrettiği filmi tekrar tekrar anlatırken benim biraz da mahcupça anlatabileceğim yalnızca arkası yarınlar, radyo tiyatroları ve en fazla çocuğun dünyası, çocuk bahçesi programları vardı. Her yağmurda ıslanmasını bilen bir kalpti taşıdığım.</p>
<p align="center"><strong>Mahallede Televizyonun Düşürdüğü Son Kale<br />
</strong></p>
<p>İlk yıllar küçük bir burukluk hissetsem de radyo başında geçen çocukluk günlerimi düşündükçe sonraları bu durumdan küçük bir mutluluk duymaya başladım. Babamın o dönemde herkes tarafından ayıplanan eve televizyon almama hususundaki inadını anlayabildiğimde ona karşı olan onlarca minnet borcumun üzerine bir yenisini daha ekledim.<br />
Üç beş yıllık rötarla ve konu komşu, akraba baskısıyla olsa da televizyon olanca kibriyle bizim eve girdiğinde en azından ilk zamanlar fazlaca sarsamadı radyonun evimizdeki yerini zira radyo artık hane halkından biri olmuştu. Öyle ki aylık alışveriş listemizin ilk sıralarında daima radyo pili yer alıyordu. Bizimle birlikte kah soba kenarında, sofra kıyısına oturmuş, kah başucumuzda bize şarkılar, türküler söylemişti. Onunla uyuyup onunla uyanmıştık hızla avucumuzdan kayıp giden çocukluğumuz boyunca. Kapatıp gözlerimizi onun bize söylediği şarkıları, türküleri birbirimize armağan etmiştik uzun kış gecelerinde.<br />
Yine de evimizin çatısındaki anten televizyonun burçlarımıza diktiği bir bayrak gibiydi ve mahalledeki son kalenin de düştüğünün habercisiydi.</p>
<p align="center">***</p>
<p>Televizyon hantal ve bağlayıcı, teyp, cd çalar gibi cihazlar ruhsuz ve soğuk… Oysa radyo benzemez hiçbirine. Hani biraz saksıda çiçek, akvaryumda balık gibidir o. Ne ders çalışmanıza mani olur ne kitap okumanıza ve her mekânda yokluğunu hissettirir kendisiyle çocukluğunda tanışmış olanlara. Her eşyanın her cihazın yanına yakışır o. Yanında radyosu olmayan teyp, cd çalar hatta televizyon ve telefon biraz eksik gibidir. Evde pille çalışan bir radyo varsa elektriklerin kesilmesi hayatın durması değil bilakis durulması anlamına gelir.<br />
Kim ne tür kehanette bulunursa bulunsun onun geleceğine dair o, halen durgun akan hayatların kulağa değil kalbe değen duru ve sihirli sesi.  Galiba hep öyle olmaya da devam edecek. Bizim radyoya gelince; o kendisi için inşa edilen küçücük tahtından indirilmiş ve çoktan eski eşya yaftasıyla göz önünden kaldırılmış olsa da onun kalbimdeki yeri bir arkadaş, dost sıcaklığı ile daima baki kalacak…<br />
<span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_ctl00_SonucLb"><span class="yaziinfo"></span></span></p>
<p><span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_ctl00_SonucLb"><span class="yaziinfo">Semerkand; Mart       2011, 147.sayı</span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.huseynkaya.com/89-radyo-mu-dediniz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

