bir ömür; iki hece
Tarih : Mayıs 7, 2010
Hüseyn Kaya
Hangi dilde olursa olsun bazı kelimelerin kalbe, zihne düşürdüğü şeyler birbirine benzer. Baba; bu tür kelimelerden biridir çocukluğunu geride bırakmış çoğu kimse için.
Babam hep, baba olunca anlarsın, derdi anlayamadığımı düşündüğü durumlarda. Yıllar sonra bir kez daha onun haklı olduğunu görmek hüzünle karışık bir güzelliği yaşatıyor kaç zamandır bana. Baba oldum ve baba kelimesi yeniden yeşerdi, yer belirledi kendine zihnimde.
Yıllardır belki de göremediğim için ihmal ettiğim bir çocukluk bahçesini; babamı, hece hece yeniden yazıyorum kalbimin kuytu duvarlarına ve benim için her geçen gün daha da dokunaklı geliyor bu iki hecelik kelimeyi telaffuz etmek ya da başkalarından duymak.
Bazen babama hissettirmeden yüzünde yüzümü arıyorum, o konuşurken sesinde sesimi duymaya, bulmaya çalışıyorum. Anakaradan kopmuş küçük, ıssız bir ada gibi hissediyorum o zaman kendimi… Issız ve uzak bir ada.
***
Baba Kokusu Yahut Gizli Sevda
Şair, Hayatta ben en çok babamı sevdim, diyor ya ben de hayatta en çok babamı sevdim ve biliyorum siz de her vakit itiraf edemeseniz de babanızı sevdiniz en çok.
Bir kez bile yüzüne karşı sevdiğimizi söyleyemediğimiz, kaç kez niyetlendiğimiz, belki provasını yaptığımız ancak bir türlü dilimizin dönmediği, kelimelerin hep kifayetsiz kaldığı gizli bir sevdadır baba sevgisi çoğumuz için, uzaktan öylece yaşarız bir ömür.
Ne başımız yerde yanına yaklaşıp boynuna sarılabilirsiniz ne de kendinizi onun kollarına bırakabilirsiniz… Serin bayram sabahlarında yahut gurbet dönüşlerinde hasretten çok bu arzu yaşartır gözlerinizi kimseye belli etmeseniz de. Hep yarım kalmış bir sarılmak acıtır kollarınızı.
Resmini cüzdanınızda taşısanız da, çıkarıp bir tenhada bakamazsınız her vakit. Duvarınıza astığınız siyah beyaz fotoğrafıyla göz göze gelmekten dahi çekindiğiniz vakitler olur. Kurtulmak için ağırlığından başkalarına dağıtırsınız onun için biriktirdiğiniz gözyaşlarını, şiirleri. Oysa kime ne kadar ağlarsanız ağlayın, babanızın omzuna dökülmek için üç beş damla gözyaşı hep kalacaktır gözpınarlarınızda ve kime ne kadar sarılırsanız sarılın kollarınızda hep kalacaktır babanıza sarılamayışın ağırlığı.
Bir bahçedir babanızın ömrü sizin ayaklarınız altına serilmiş. O bahçede büyür, olgunlaşır, o bahçeyi süslersiniz. Aydınlık yaz günleriniz ve çocukluğunuz, küçük hatırasıdır o bahçenin.
***
Her Çocuğun Yarası
Her çocuğun, kabuğunu ne zaman kavlatsanız kanayan ve asla iyileşmeyen yarasının adıdır baba. Yavru kuzular gibi ayakta durmaya, adım atmaya çalışırken, küçücük elimizin tütün kokan avucunda kaybolduğu koca çınardır baba. Küçük dünyamızdaki tüm çocukların babasını dövebilecek güçte bir kahraman, tüm sorulara cevap verebilecek bilgedir filmler, kitaplar bizi kandırıncaya kadar. Saçımıza değen ilk makastır baba. İlk güreş tuttuğumuz, bayramlarda elini ilk öptüğümüz, sert sakalları çizse de yüzümüzü, sesimizi çıkarmadan nazlı kediler gibi habire yanağımızı yüzüne uzattığımızdır o.
Bir akşam sofrasında işten gelişi tüm aile tarafından her gün aynı heyecanla beklenilendir, azıcık eve geç kalsa körpe kalplerimizi küçücük serçelerin kalbine çevirendir baba.
Bizi en çok anlayan, bizi hiç anlamayan ilk gençlik yıllarımızda yufka yüreğiyle eğilip ağrılı kalbimize bakmaktan çekinen ve uçurumların kenarından bizi çekendir baba. Kalbimizde patlayan ilk azar onun kalın sesidir unutulur içinde aktığımız ırmaklar duruldukça.
Yarası hiç kabuk bağlamayanlarımız da vardır elbet ömrü boyunca. Sevdayı yalnız filmlerden, kitaplardan bilenler gibi babasını daima başkalarından dinlemek zorunda kalanlarımız, siyah beyaz resimleri kalbinde renklendirip duvarlarına asanlarımız vardır ve biliriz; babasız evlerde akşam erken olur, babasız çocukların yüreği bedeninden önce büyür, babasız kuşlar biraz geç öğrenir uçmayı…
***
Çoğalan Yalnızlık
Yorgun gemiler nasıl özlerse açık denizlerde limanlarını, baba da öyle özlenir kendisinden uzakta.
Boğazınızda öylece kalan bir türlü yutkunamadığımız koca bir düğümdür ondan uzakta olmak.
Seneler geçse de bazen geriye döner döner ararsınız yolun karşısına geçerken, okula, bakkala giderken arkamızdan bakan şefkat dolu gözleri.
Evlenip de ayrıldığımızda evimizden ya da uzak şehirlere gittiğimizde türlü sebeplerle; kocaman bir çınarın gölgesinden, bir dağın duldasından ayrıldığınızı hisseder, üşürsünüz.
Uzun yolculuklarda, ayrılıklarda yanınızda büyüdükçe büyür babanızın yokluğu ve içine düşmekten korktuğunuz karanlık koca bir uçuruma dönüşür. O yoksa yanınızda yakınınızda, su içen ceylanlar gibi ürkek ve tedirgin kalırsınız hayatın kıyısında.
Kaç yaşında ve kaç çocuklu olursanız olun kendinizi güvende hissetmenin tek yoludur babanın dizleri dibinde oturmak, onunla aynı sofrayı paylaşmak.
Yorgun gemiler nasıl özlerse açık denizlerde limanlarını, baba da öyle özlenir kendisinden uzakta.
***
Oğul Kokusu Yahut Gizli Sevda
Görünenin, bilinenin aksine gevrek ve yufkadır aslında babaların da kalbi ve kırılsa da sesini duyurmazlar çocuklarına. Ağlamamaya, az konuşmaya az gülmeye mecbur kılınmışlardır sebepsiz.
Onların da kalbinde bir türlü söyleyemedikleri bir çift söz ve kollarında seğirmeler vardır aynı sevdaya dair… Ömürlerinin uzunluğunca özler ve beklerler okul dönüşlerinizi, hafta sonu ziyaretlerinizi, izne, tatile gelişlerinizi. Sizi beklerken onların da yaşlı kalbi heyecandan titrer. Onların da size söyleyemediği sözler, boğazına düğümlenen sebepsiz mutluluklar kederler vardır sizin yüzünüze bakarken, size sarılıp da hissettirmeden sizi koklarken. Ya bir duvarda ya ceplerinin bir köşesinde mutlaka bir resminiz vardır arada bir içlenerek çıkarılıp seyredilen. Onlar da size fark ettirmeden ararlar sizin yüzünüzde kendi gençliklerine dair çizgileri, izleri…
Her baba, kendisinin devamı gibi görür çocuğunu ve o yüzden yarım kalmış umutlarının, hayallerinin izini işaret eder size; siz devam edin, diye.
Farkında olsanız da olmasanız da biraz da onların dualarıdır yolunuzu açan aydınlatan.
Çocukları tamamlasın için, yarım kalmış bir şiir, bir şarkıdır babaların ömrü.
***
Bana Bir Masal Anlat Baba
Hepimiz aynı masalın içinden geçiyoruz galiba. Önce bir babaya oğul oluyoruz, sonra bir oğula baba… Bu yüzden yıllar geçtikçe daha iyi anlıyoruz babamızı ve aynaya baktığımızda kendimizin yerinde zaman zaman onu görüyoruz.
İlgili kategori : yeni eklenenler | 2 yorum yapılmış.
hatıra
Tarih : Mayıs 1, 2010
hüseyn kaya
herkes unuttu beni bu kıyısında nehrin
kırılan aynaların en uzağında yüzüm
kokusu yok adı yok rengi yok çiçeklerin
bitmeyen bir gecenin rüyası her gördüğüm
siyah bir kumaş gibi dokuduğum kederi
ağartmaya yetmedi gözyaşı meleklerin
ömrümün ortasında hatırasıyım şimdi
paslı kelimelerden düşen ümitlerimin
ocak 2010
az edebiyat dergisi sayı: 6
İlgili kategori : şiir, yeni eklenenler | Hadi yorumla!
oyundan çıkarılan şair: âdem turan
Tarih : Mayıs 1, 2010
hüseyn kaya
Oyunlarla Yaşayanlar ‘a…
Zannedilenin aksine günümüz şiiri çoğu zaman gündelik hayatın içinde, basit anların derinliğinde saklıdır. Şair bu anları yakalayıp yoğunlaştırarak ve kendi dünyasından yansıtarak oluşturur şiirini. Şiiri diğer edebi türlerden ayıran ve “şiir” kılan en büyük unsur, onun bu batıni yönüdür. Gündelik hayattan uzakta oluşan epik ya da didaktik söylemler, büyük ve iflah olmaz acılardan doğduğu iddia edilen şiirler aslında şairin zor olandan, yaşanılan hayattan ve kendi dünyasından kaçma çabasıdır çoğu zaman.
Şair ömrü boyunca neden bahsetmiş, şiirinde neyi yazmış, neyi arzulamış olursa olsun, herkes gibi ölümlüdür ve yalnızca yaşadıklarıyla çıkacaktır ölüm karşısında. Sözcüklerin sihri ona yeryüzünde büyüklük, ölümsüzlük bahşetmez. Herkes gibi bir ölümlüyüm işte / Ayağımın altındaki bu ateşle / Yapayalnız böyle odalarda dizeleriyle başlayan mütevazı bir şiirin altında rastladım ilk kez Âdem Turan adına. O, “Yalnızlık Oyunu” nu yazdığında yirmi yaşımdaydım. Kendisi, hiçbir kitabına almasa da bu şiirini ben onu, defalarca okuduğum bu şiiriyle sevdim. Şiirler, hikâyeler, kitaplar hep böyledir; bir bahanedir kalpler arasında ki, ruhunuza küçücük bir ışık düşüvermişse onlardan muhakkak yollarınızın bağlandığı bir nokta vardır kaderinizde.
Öğretmenliğe yeni başladığım sene, Âdem Turan’la aramızda sadece yarım saatlik bir mesafe olduğunu öğrenir öğrenmez hemen ona ulaşmak, onunla konuşmak için planlar yapmaya başladım ve nihayet bir ilk yaz ikindisi okul çıkışı Akdağmadeni’nin yolunu tuttum. Hiç de yeni tanışıyor gibi değildik beni karşıladığında. Akşam tekrar dönmek zorundaydım çalıştığım kasabaya. İkindi ile akşam arası evinin ve gönlünün kapılarını ardına kadar aralamış bir şairin misafiri oldum o gün. Hayal Defteri ve Son Günün Şiiri isimli kitaplar elimde döndüm çalıştığım kasabaya. Birkaç gün sonra yaz tatiline girmiştik. Güz gelip okullar açıldığında öğrendim Âdem Turan’ın tayininin çıktığını ve ayrıldığını Akdağmadeni’nden. Sıkıldığından bahsetmişti ama gideceğinden bahsetmemişti.
Beş altı yıl boyunca bir daha görüşemedik. Onu sorabileceğim ya da ona selam gönderebileceğim bir tanıdık hiç olmadı bu süre içinde.
2003 yılında Sühan’ı yayımlamaya başladığımız aylarda yeniden buldum izini. Ben Çanakkale’den beklerken, o İstanbul’dan karşılık verdi sesime. 2005’te Viranşehir’de bir program vesilesiyle yüzyüze yeniden görüşmemizin ardından muhabbetimiz kavileşti ve Sühan’a ta oralardan omuz verdi, destek oldu. Sühan için yapılabilecek çoğu şeyi yaptı İstanbul’da. Mustafa Oğuz’un ondan bahseden yazısında ifade ettiği gibi her şeyden önce, dost, ağabey ve insan olduğunu defalarca gösterdi bizlere.
Ateşte Yıkanmış Atlar, yaklaşık on gün önce ulaştı kapıma. Beklediğim ve içindeki şiirlerin hemen hepsini daha evvel okuduğum bir kitap olmasına rağmen yine de heyecanla çevirdim sayfalarını. Aynı gün akşama kadar dönüp dolaşıp okudum kitabı.
Âdem Turan da, kuşağının diğer şairleri gibi artık olgunluk dönemi şiirlerini yazıyor ve her yeni şiirinde Âdem Turan şiirini biraz daha netleştiriyor. Artık onun kullandığı sözcükler, tamlamalar ve oluşturduğu dizeler şairini doğrudan işaret edebiliyor. Onun, yirmi beş yıllık şiir serüveninin beşinci kitabı Ateşte Yıkanmış Atlar. Şiire hiç ara vermeyen; ama çok az şiir yazan, yayımlayan bir şair o. Yılda ancak birkaç şiir yazabildiğini ve her şiiri aynı heyecanla, titizlikle oluşturduğunu yakinen biliyorum. Çoğu masal iklimlerinden rengini almış ancak mütevazı hayatının ayrıntılarından derlenmiş, derin ırmaklar gibi ağır ve durgun akan dizeler yakalıyor şiirlerinin çoğunda. Bu yüzden olsa gerek onun şiirleri hep sükunet, ve durgunluk telkin ediyor okuyucusuna. Kerpiçten bir odada, isli lambalar ışığında, uzun kış gecelerinde kısık seslerle okunan, söylenen masallar gibi uzak bir ülkenin sınırlarına götürüp bırakıyor okurunu.
Daha evvelki şiirlerinde klasik şiirin izlerine nadiren rastladığım şairin sanki yeni kitabında klasik şiiri arayan bir edası var. Zira kitabın neredeyse yarısını oluşturan “Mesel Ateşi” bölümü adından başlayarak son şiirlere doğru artan bir ritimle klasik şiire doğru ilerliyor Bağçe Meseli isimli şiir, gerek içerik ve kullanılan kelimeler gerekse şekil yönünden modern bir gazel tadı bırakıyor okur zihninde. Bağçe bağçe olalı gördü mü acep böyle bir aşk / Bu aşkı ben yaşadım ve eridim bağçenizde yıllarca her akşam…
Bilhassa Ziya Osman’ın, Cahit Sıtkı’nın bazı şiirlerindeki sadelik ve gündelik hayat izi modern bir söylemle ve yeni imgelerle yer buluyor zaman zaman Ateşte Yıkanmış Atlar’da. Öyle ki Rüyada Görülen Şiir, Yolculuk Şiiri ve Beylerbeyi’nde Kaybolan Eldiven gibi birkaç şiirde münasebeti bulunan bazı insanların isimlerini zikretmekten, onları şiirine taşımaktan kaçınmıyor ve adeta onları şiirinin şahidi gibi düşürüyor dizelerine. Şairin mutluluğu ya da mutsuzluğu sade ve samimi söyleyişlerle belki de kendisine bile fark ettirmeden sinmiş pek çok şiirine: … eylülü çok severdik çünkü su böreği açıp çay içerdik hafta sonları / hafiften bir sarı ve yağmur; o bildiğiniz telaş işte/ çocuklara çanta, önlük, defter ve kalem … Aylardan haziransa, yaşamak/ Aşkla yıkılmak gibidir toprağa… bülbüller bağçemden / bulutlarsa penceremden / gittiği günden beri / ne şu çocuğun defterine yazıldıydım / ne de bu adamın kitabına …
İlk kitaplarından son kitabına doğru gittikçe belirginleşen ve genellikle şimdiki zaman kipinde gerçekleşen bir konuşma havası hakim Âdem Turan’ın şiirlerinde. Şiir hangi hisleri fısıldarsa fısıldasın ya da neden bahsederse bahsetsin, dizeler hep aynı ses tonu ve üslup ile söyleniyor gibi sayfalar boyunca. Bu durum belki de Âdem Turan şiirinin biçim bakımından esas unsurlarından biri. Turan’ın şiirlerindeki sükûnet ve durgunluk sanırım biraz da şimdiki zaman kipinin hemen her şiirde kullanımından kaynaklanıyor … Birdenbire oluyor her şey, birden bire değişiyor, Çocuk geceyi zorluyor hiç durmadan, Yıllardır koşuyorum bu tünelde, Elim havada bir şarkı tutturuyorum eskilerden, açıyorum paslı kilidini yazın, Ağustos sularını selamlıyorum, Zeytinle konuşuyorum, Oysa şöyle olmalıydı diyorum …
İleriki döneminde belki de onun şiirinin en belirleyici özelliği tüm şiirlerinde karşımıza çıkan konuşma edası ve şimdiki zaman kipi olacak.
Bildiğim kadarıyla Âdem Turan şiirlerinde hece ve kafiyeyi hiç kullanmadı şimdiye kadar. Zaman zaman bu unsurların eksikliğinden kaynaklanan ritim ve ahenk eksikliği son dönem Âdem Turan şiirinde belli kelimelerin tekrarıyla ya da bazı kelimelerin art arda sıralanmasıyla gideriliyor büyük oranda. …Derler ki beni görenler: bu adam hangi yolun yolcusu / Derler ki beni görenler: bu adam / Derler ki: gözlerinde / Yalnızlığın uğultusu …Ben yağmurlu günler meczubu geceleyin gündüzün/ daralıyorum ah bu duvarların önünde/ kırmızı, lacivert, gri… bu duvarların önünde
Okuduğumuz hemen her şiir kitabında, kitaptaki diğer şiirlerle mukayese edildiğinde ön plana çıkan birkaç şiir vardır mutlaka ve bunlar şairin hiç de beklemediği şiirlerdir çoğu zaman. Ateşte Yıkanmış Atlar’da, Kalbimdeki Karınca ve Çınaraltında Teselli isimli şiirler başlı başına birer kitap olabilecek çağrışım ve yoğunluğa sahip gibi görünüyor.
Karınca sözcüğü hiçbir şiire, Kalbimdeki Karıncadaki kadar yakışmadı bence şimdiye kadar. Kalbimde hayal kuran karınca, kalbimde kendini arayan karınca, Kalbimi söküp de giden karınca dizelerinin her biri ayrı bir şiir kıymetinde ve zenginliğinde buluşlarla dolu.
Çınaraltında Teselli şiiri ise belki biraz da şiirin oluşum hikâyesini tahmin edebildiğim için bana fazlaca dokunaklı geldi. Mahallenin mızıkçı ve kendini beğenmiş diğer çocukları tarafından oyuna alınmayan yalnız bir çocuğun temiz bakışları canlandı gözlerimin önünde daha ilk dizede: Ya… işte böyle, çıkarıldım oyundan. Adeta kırgın bir çocuğu dinler gibi üçbeş defa okudum bu şiiri. Belki de şairin bu çocuksu samimi ve saf kahrı, incinmişliği zarif pek çok dize taşımış şiire. Eğildim çiçek toplamaya kalbim de eğildi kıskandı beni böyle görenler (…)
Âdem Turan, tamamıyla kendi dünyasında yaşayan ve şiirini bu dünyadan kuran bir şair de değil elbette. Ateşte yıkanmış Atlar’da kimi şiirlerde şairin kendi dünyasından sıyrılarak dış dünyadan da imgeler yakaladığını görmek mümkün. Yol Ateşi başlıklı bölümde yer alan; Gece Duası, Bağdat’a Dua, Ağzımda Kekik ve Kan şiirleri dış dünyadan duyulan anlık ürpertilerle, öfkelenmelerle ve Müslüman bir duyarlılıkla oluşturulmuş şiirler.
Ateşte Yıkanmış Atlar, olgunluk dönemi ürünleriyle galiba önümüzdeki yıllarda adından daha sık bahsettirecek Âdem Turan şiirinin en net çekilmiş fotoğrafını sunuyor şiir okuruna.
İlgili kategori : yeni eklenenler | Hadi yorumla!