payday loans car insurance

ya “eskici” yazılmasaydı

Tarih : Nisan 22, 2008


ya “eskici” yazılmasaydı

hüseyn kaya

Şehrin çarşısını tek başıma ilk kez dolaşabilme rdüşdüne erişdiğimde neredeyse lise çağıma gelmiştim. O vakte kadar okul dışında yolunu bildiğim, benim yaşımda çocukları olan birkaç akraba evinden başka bir mekân ya da muhit yoktu. Zevk alarak ve usanıncaya kadar oynadığım bir oyun ve oyun arkadaşım da olmadı. Renkleninceye kadar televizyonun bir türlü ulaşamadığı daracık evimizde beni yalnızlığımdan uzaklaştıran, farklı âlemleri dolaştırmaya yeten tek şey “yazarı tutmadığı” için ablalarımın veya akraba çocuklarının elinde yakılmaktan son anda kurtardığım Türkçe ders kitapları oldu. Okumak adına kötü bir başlangıç yaptığımı o zaman değilse bile, şimdi farkediyorum. O zamanlar -şimdilerde olduğu gibi- her sınıfta bir sınıf kitaplığı vardı, ancak bu kitapların çoğu, her sınıfta, hilafsız aynı manzarayı sergiliyordu: Kapağı eğreti naylon ciltlerle hatta gazete kağıtlarıyla kaplanmış, kimisi çiğ iplik denilen kaba yorgan ipleriyle sırtından çok ortasına yakın yerlerden hoyratça dikilmiş yorgun kitaplar. Bunlar bir yana, beni bu cins kitaplardan uzak tutan asıl nedenlerden belki de en mühimi, sanki kanunmuş gibi her sene hep şımarık ve ukala kızların kitaplık koluna özellikle seçiliyor olmasıydı.

Bana ya trafik düşüyordu ya Kızılay kolu.

İşte tüm bu bahanelerle pek de uzun sürmeyen çocukluğum boyunca yalnızca elime geçirdiğim Türkçe ders kitaplarında hikâyeler, şiirler aradım kendime. Dede Korkut hikâyelerini, Oğuz Kağan ve Ergenekon destanlarını özetlerle de olsa önce bu kitaplarından okudum. Metinlerin hemen üzerinde ya da yanında ustaca çizilmiş resimler, adeta farklı bir âleme dalmam için açılmış daracık kapılar gibiydi.

Dalar giderdim.

Küçük Hikâyelerle Büyüyen Kalbim

Küçücük kalbimin ritmini değiştiren, genzimde karıncalanmalar uyandıran, o zamanlar heveslendiğim işin ciddi bir meziyet olduğunu fark ettiren ilk hikâyelerdendir Refik Halid’in Eskici’si. Küçük Hasan’ın hikâyesini dönüp dolaşıp, misafir odasının kuytuluğuna çekilip kaç kere okuduğumu hatırlayamıyorum. Galiba Hasan’ın yalnızlığı ile benim aramda, anlatılması ne o zaman ne de şimdilerde pek mümkün olmayan bir benzerlik sezmiştim. Ders kitaplarındaki arayışım fazla uzun sürmedi; zira kitapların yazarları tutmasa da, kitaplara seçilen metinlerin çoğu aynıydı. …devamını okumak için tıklayınız..

anılar defterinde navruz yaprağı

Tarih : Nisan 15, 2008

“ANILAR DEFTERİNDE NAVRUZ YAPRAĞI”

Hüseyin Kaya

Şimdilerde rastlayıversem bir yerlerde tanıyabilir miyim onu bilmiyorum zira çocukluğumda ancak birkaç kez görebildiğim nazenin yüzünü hayal meyal hatırlıyorum.

Onun misafir olduğu kerpiçten evlerin küçücük pencerelerinden güneş başka türlü selamlar içeridekileri ve gökyüzünün maviliği başka türlü görünürdü. Yaşamaya, dünyaya ve ümide dair adı konulamamış çok şey vardı onun gelişinde. Onun görünüşüyle birlikte tüm kederler unutulur, yeni bir güne başlamanın sevinci aydınlatır, yumuşatırdı ayazın kavurduğu esmer yüzleri. Kuşlar onu görmeden dillenmez, tüm çiçekler önce onu beklerdi açmak için.

Bir çobanın azık bohçasında, bir çocuğun üşümüş küçücük parmakları arasında, bazen de bayırlarda gençliğini arayan yalnız bir ihtiyarın buruşuk ellerinde muştularla getirilirdi köye. Onun bulunuşu, getirilişi tüm işleri yarıda bıraktıran bir haberdi.

Papatya, gül, nergis, çiğdem, zambak… Hepsinin bir türküsü, şarkısı, şiiri vardır da nevruz en unutulmuşudur çiçekler arasında. İnsanların vefasızlığına rağmen yine de küsmez nevruz ve her bahar açar sessizce ıssız yamaçlarda. Bilir ki, o yüzünü güne dönmeden bahar gelmez, ibibikler ötmez, yeryüzü yeşermez. Tüm çiçeklerin rengi önce onun yapraklarında selamlar dünyayı.

Anadolu’nun pek çok köyünde olduğu gibi çocukluğumun geçtiği köyde de nevruz günü, takvimlerin işaret ettiği, beklenilen bir gün olmaktan öte navruz çiçeğinin bayırda görüldüğü gün olarak bilinirdi ve yaşlılar navruzun çıkıp çıkmadığını havanın durumundan anlarlardı. Nevruz gününün merasimi ve karşılanışı umumi bir şenlik olmadan öte her evin kendi imkânlarıyla gerçekleştirdiği mütevazı ve sakin bir kutlamadan ibaretti. …devamını okumak için tıklayınız..

her şey bir kader iledir

Tarih : Nisan 15, 2008

“her şey bir kader iledir”

hüseyin kaya

Bizler zayıfız, tek silahımız geceleri ceylanları kaçıracak kadar güçlü kelimelerdir.
Saint Exupèry

Bir otobüs yolculuğunda istemeyerek de olsa muhabbete başladığınız yan koltuk arkadaşınız, lise öğrencisiyken dersiniz boş geçmesin için öylesine sınıfınıza gelen bir öğretmen, her gün işe giderken aynı caddede, aynı yerde karşılaştığınız yüzünü ezberlediğiniz ama adını bilmediğiniz bir insan vakti gelince hayatınızı rayından çıkaracak, kurulu düzeninizde ihtilaller yapabilecek bir role sahip olabilir şahsi tarihinizde. Kadere teslimiyet, hep anlık ve ölçülemeyecek kadar ince hesaplarla işleyişi içindir biraz da.
Biz büyük idealler ve hesaplar peşindeyken çoğu zaman hep sonradan farkına vardığımız küçük ayrıntılar, karşılaşmalar, tanışmalar yön verir hayatımıza ki, karşılaştığımız ve dünyamızda değerli bulduğumuz her şey, neyi aradığımızın habercisi, kendi hallerimizin bize sunulmuş bir resmidir aslında.
Ömrümüzün hangi yaşını yürüyorsak yürüyelim, hayat; sonu, asla yürüyenleri tarafından bilinmeyen, hep uzaklardaymış gibi görünen bir yol gibi uzar gider ufka doğru. Bunca kalabalığa, gürültüye rağmen bazen kendi adımlarımızın sesinden başka sesi duymaz, kendimizden başka bir canlının nefesini işitmeyiz yeryüzünde. Önümüzde upuzun kendi gölgemiz ve dilimiz lal, bir ses bekler, bağırmaya çalışır bağıramayız. Ayaklarımız yere çivilenmiş gibidir. Gökyüzünden, ufuklardan, ötelerden bir ses gelsin, dilimizin ve ayaklarımızın bağını çözsün, bize efsunlu sözler söylesin isteriz. Bir define haritası arar gibi kitap kokan mekânlarda arar dururuz bu sesi.
İlerde tiryakisi olacağımız bir yazarın ilk kitabını da küçücük sebepler içinde önümüze getirir kader. O kitapta yazılanlara inanmak, aldanmak isteriz. Yeni filizlenen bir aşk gibidir bu okumalar. Onda kendimizden bir şeyler bulmak, kendimizi ifade eden cümleler yakalamak, bir yazara yakınlaşmak ve onu sevmek için yeterli sebeplerdir.
Gün gelir artık okunacak kitabı kalmaz yazarınızın, bu defa hayatı hakkında çıkmış yazıların, kitapların izini sürersiniz. Dostlarını, aşklarını, nasıl öldüğünü merak etmeye başlarsınız ve yavaş yavaş içinize sinmeye, size hükmetmeye başlar okuduğunuz kitapların ruhu. Bir zaman sonra dünyaya bakan gözlerinizin yalnızca birisi size aittir, diğerinden yazarınız, yazarınızın kahramanları bakmaya başlar. Ömrünüzün en güzel çağlarını bırakırsınız geride bu emanet ahval ile.
Birden saat on ikiyi vurur, gözünüzü açtığınızda evinizdesinizdir, eşiniz karşınızdadır ve odalarınızdan çocuk sesleri yükselmektedir. Bir bankamatik kuyruğunda yahut taksit öderken uyanırsınız. Büyü biter, şarkılar biter, şiirler biter… Şairler kadar yazarların da yalancı hatta gönül hırsızı olabileceği düşüncesi ile tamamlarsınız ömrünüzün kalanını.
“Aşk”ın yaşı, zamanı muhakkak vardır; zira aşk, yalnızca dalgınlıktan kapıları ardına kadar açık unutulmuş olan evlerin misafiridir. Tıpkı âşık olmanın bir zamanı olduğu gibi bazı yazarları, şairleri tanımanın, okumanın da bir zamanı olsa gerek. Mesela; Herman Hesse’yi, hayata adım atacağınız yaşlarda okumamalısınız ya da bir yıl içerisinde en fazla bir kitabını okumalısınız o yıllarda. Aynı durum Bukovski için, Tolstoy için de geçerlidir. …devamını okumak için tıklayınız..

naklettiğim senin kıssan

Tarih : Nisan 15, 2008

“naklettiğim senin kıssan”

 

hüseyin kaya

 

“Humlar şikeste cam tehi yok vücûd-ı mey

 

Ettin esir-i kahve bizi hey zamâne hey”

 

Sani

Şiiri tanımlamaya çalışan, şiirden bahsederek onu belirli bir anlayış ve mantık çerçevesi içine almaya çalışan cümle metinlere kuşkuyla yaklaşmanın gereğine inanırım. Şiirin batınıyetine olan inancımdır bu şüphenin asıl nedeni. Evet, şiir tamamen değilse bile büyük oranda şairin kendisi ile ilgili bir durum, şairin, şiirden başka bir dille kurtulamadığı, söyleyemediği bir halettir ve ilk haliyle aslında kısmi bir mahremiyeti de arz etmelidir. Bu bakımdan “şiir”den bahsetmek yerine “şair”den ve şair hallerinden bahsetmek daha yerinde bir yaklaşım olacaktır kanaatindeyim.

“onlar ki kelama can verirler”

Hasan Ali Yücel: “Şair herkese benzemeyen ve benzemekten kaçan adamdır” der. Şair şiirle olan ünsiyeti ve bu ünsiyetin devamı için mutlaka kendini sıradanlıktan sakınmak zorundadır. Zira sanatkârın sanatını kıymetlendiren unsur sanatkârın kendisi ve hayata karşı duruşudur. Sayısı yirmiye yaklaşan Leyla vü Mecnun şairi içerisinde yalnızca birkaçının zihinlerde kalması, biraz bu yüzden olsa gerektir. Şair şiirinin, yani sözünün arkasında durmadığı andan itibaren sıradan bir hayat sergilemeye ve bunun yanında şiirini de değerden düşürmeye başlar. Şairin dünyadaki farklı duruşu ukalalık, kibir yahut başka ruhi dengesizliklerden ziyade hayatı anlamlandırma ve hakikate erişme noktasındaki nev-i şahsına münhasır izlediği yoldur. Şair hakikat karşısına başkalarının kıyafetlerine bürünmeden, başkalarının geldiği yollardan geçmeyerek varan kişidir.

Gerek bizde gerek diğer doğu toplumlarında şair başlangıçtan beri halk içinde saygınlığı olan bir kimliğin sahibidir. Büyü, din ve felsefe ile iç içedir şiir ve şair her zaman. Şiir ve şairin bu üçlüye yakın olmasının nedeni şiirin varoluşundaki metafiziktir aslında. …devamını okumak için tıklayınız..

İlgili kategori : yeni eklenenler | Hadi yorumla!

mutsuz çocuklar cenneti

Tarih : Nisan 15, 2008

mutsuz çocuklar cenneti

hüseyin kaya

Yeryüzünün en hüzünlü gözleri oyuncak bebeklere aittir. Bir oyuncakçı dükkânı önünde yahut büyük mağazalardan birinin oyuncak reyonunda birkaç dakika seyredin, siz de farkına varacaksınız mutlu ve sevimli edası verilmeye çalışılmış hüzünlü bakışların. Yalnızca oyuncak bebeklerde mi? Diğer oyuncaklarda da aynı hüznü, aynı yalnızlığı hissetmeniz mümkün. Hatta çocukları şiddete meylettirdiği öne sürülen oyuncak silahlara bile dikkatlice baktığınızda üzerlerine her şeyden ziyade kaç masum yavrucağın yalnızlığının sinmiş olduğunu göreceksiniz..
Evet cümle oyuncaklar, çocukların yalnızlığından yapılır ve sunulur çocuklara. Bu yüzden kendilerinden bir parça gibi bakar çocuklar oyuncaklara. Kırılan her oyuncak, kırılan bir çocuk kalbidir bu yüzden.
Oyuncaklar eskiden hüzün barındırmazlardı suretlerinde. Oyuncakların hepsinde bir duruluk, hepsinde üzerine masumiyet sinmiş tebessümler saklıydı. Küçükler oynardı oyuncakla; ama büyükler tarafından imal edilirdi oyuncaklar. Mahallenin ya da köyün hamarat bir dedesi yahut oyuna, uzaktan bakışlarıyla dahil olmaya çalışan -aslında oynamak için içi giden ama utancından geride duran- bir genci tarafından yapılırdı; ucu sopalı tahtadan tekerlekler, kavak ağacından kavallar, ucuna tavuk teleği takılan fırıldaklar. Kız çocukları için artık bezlerden ağaç üzerine sarılarak -eğer kalem varsa- kaş göz çizilen çaput bebekler ise mutlaka genç bir kız tarafından kim bilir hangi hissiyat içerisinde özene bezene yapılırdı. Cümlesi, elde olan malzeme ile yapılan oyuncaklara hiçbir çocuk imrenerek bakmazdı; zira “aynısından isterim” denildiğinde “aynısından” yaptırılırdı birilerine.
Modern zamanın, çocukları sokaklardan, bahçelerden apartman odalarına taşımasıyla birlikte çocuklardaki oyun ve oyuncak anlayışı da ister istemez değişmek zorunda kaldı. Hem çocukların dünyasında hem büyüklerin dünyasında bir çok şey manasını yitirdi veya değiştirdi. Oyuncaklar; aslında oyun kurmak için değil, oynanan bir oyunda kullanmak için vardı çocuğun dünyasında ve taşlardan araba, değneklerden at yapılabiliyordu böylesi bir durumda. Çocuk, görmek istediğini her nesnede görüyordu zaten oyun esnasında. Eğer huşu içinde oynayan çocukları görürseniz dikkatlice bakın bu durum halen böyledir; yani oyuncağın biçimi ne olursa olsun, çocuk onunla değil zihnindekiyle oynar. …devamını okumak için tıklayınız..

İlgili kategori : yeni eklenenler | Hadi yorumla!

«««««««««« Önceki Sayfa |